Flash Playeriniz y�kl� degil.
Flash y�kle

Zülfü Livaneli’nin “Anadolu İslamı ve Alevilik” yazısı.

b_150_100_16777215_00_images_livaneli.jpgZülfü Livaneli Vatan gazetesinde alevilik üzerine 4 gün süren bir yazı yayınladı. Yazı Livaneli’nin Princeton Üniversitesi’nde 2001 yılında verdiği “Anadolu İslamı ve Alevilik” konferansının tam metni.

Livaneli aleviler tarafından çok sevilen değerli bir müzisyen ve aydınımızdır. Ancak alevilik konusundaki görüşleri doğru mudur?

Livaneli’nin yazısı ve araştırmacı yazar Hamza Aksüt’ün eleştirisi aşağıda.

Zülfü Livaneli’nin “Anadolu İslamı ve Alevilik” yazısı.

Aşağıdaki yazı dizisi dört bölüm olarak Vatan gazetesi´nde yayınlanmıştır: 16.10.2010
1

Hacıbektaş'ta suç işlenmediği için...

Bir kültür ve sanat insanı olarak benim rüyam; her türlü değer ve ölçünün merkezine ‘insan’ın yerleştirildiği bir dünya yaratılmasıdır...

Gerekli teşekkür cümlelerinden sonra konferansıma bu cümleyle başlamıştım.

Princeton Üniversitesi’ndeydim. Pencerelerdeki vitraylara Albert Einstein’ın e=mc2 formülü işlenmişti. Bu dahi bilim adamının ders verdiği salonda bulunmak heyecan verici bir deneyimin tam ortasında olduğumu hatırlatıyordu.

O salonda çeşitli uluslardan profesörlere ve öğrencilere Ahmed-i Yesevi’yi, Hacı Bektaş-ı Veli’yi, Manikeizmi, Mazdekçiliği, Bogomilleri, Alevilik’teki tanrı kavrayışını anlatıyordum. Zaten bu ilginç Anadolu inancını anlatmak neredeyse misyonum haline gelmişti.

Harvard, İllinois, Michigan, Pennsylvania, Stuttgart üniversitelerinde, UNESCO ve Avrupa Konseyi salonlarında, Versailles Buluşmaları’nda da sunmuştum bu alandaki çalışmalarımı. Çünkü Anadolu İslamı’nın bu aydınlık yüzünün dünyada daha çok tanınması gerektiğine inanıyordum. Oysa Alevi değildim. Sünni bir ailede doğmuş ve son derece dindar olan ailemde İslam’ın en aydınlık yüzünü görerek büyümüştüm.

Bir Savcı oğlu olarak Kuran kurslarına gönderilmiş, boynumdaki hamaylıda taşıdığım Elifba cüzünü ezberlemiştim. Daha sonra Ankara’da İngilizce eğitim veren Maarif Koleji yıllarımda, hakim emeklisi Hacı dedemin sıkı bir dini eğitiminden geçmiştim. Benim ailemde İslam, iyi insan olmak, temizlik, güzel ahlak, kimseye kötülük düşünmemek, Allah korkusu ve Peygamber sevgisi anlamına geliyordu.

Belki de bu nedenle küçük yaşlardan itibaren önce sezgiyle, sonra akılla, bilgiyle ve mantıkla Alevi felsefesini kendime çok yakın bulmuştum. Çünkü izm’ler arasında, beni en çok anlatan kavram olduğuna inandığım ‘hümanizm’, bu inancın temelini oluşturuyor ve yüzyıllar boyunca ezilmiş, iftiraya uğramış olmaları içimde Alevilere karşı derin bir sevgiye ve dayanışma duygusuna yol açıyordu.

Bu konuda yerli ve yabancı yayınları okudukça ilgim daha da arttı. Osmanlı fetihlerine imza atan Yemiçeri ortalarının Pir Hacı Bektaş değil miydi?

Bektaşi-Aleviliğin kurucusu Hacı Bektaş Ahmed-i Yesevi’nin talebesi değil miydi? Anadolu’nun ve Rumeli’nin Türkleştirilmesinde bu inanca bağlı ‘kolonizatör Dervişler’ büyük rol oynamamış mıydı?

Osmanlı’nın kuruluşunda bu inancın önemli bir rolü yok muydu? O zaman niye Yavuz Sultan Selim’den sonra imparatorluğun Araplaşma dönemi başlamış ve Anadolu Alevileri katledilmişti? Bu soruya basitçe, İran tehdidinden dolayı cevabı verilebilir. Şii İran Şahı’nın, Anadolu’daki Alevileri kullanarak Osmanlı’ya bir tehdit oluşturduğu söylenebilir.

Ama burada da garip bir durum var.

Yavuz’la savaşan İran Şahı İsmail, Hatayi mahlasıyla (bugün de türkülerini dinlediğiniz) şu şiirleri yazıyordu:

Ezel bahar olmayınca
Kırmızı gül açmaz imiş
Kırmızı gül açmayınca
Sefil bülbül ötmez imiş


Şiir şöyle bitiyordu:

Dost dosttan ayrılmayınca Dost kıymetin bilmez imiş

Şah İsmail’in bugün yazılmış gibi duran temiz bir Anadolu Türkçesine karşılık, Osmanlı Sultanı Yavuz Selim’in şiiri şöyleydi:

merdüm-i dîdeme bilmem
ne füsûn etti felek
eşkimi kıldı füzûn giryemi hûn etti felek
şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân
bir gözleri âhûya zebûn etti felek


İkisi de çok güzel şiir ama bir hangisi Türkçe’ye daha yakın?

İran Şahı’nınki değil mi?

Yani İran Şahı Türkçe, Osmanlı Sultanı ise Farsça kelimelerle şiir yazıyor. Sadece bu örnek bile, ulus-devlet çağından sonra yetişmiş olan bizlerin, tarihi bu gözle anlayamayacağımızı göstermiyor mu?

Karl Marx “Fatih ülkeler, fethettikleri ülkelerin kültürlerinin etkisi altına girerler” der.

Bence Osmanlı İmparatorluğu’nda olup biten bir parça bu sözle açıklanabilir.

Arap yarımadası fethedildikten sonra Arap etkisi artmış, gözden düşen Aleviler ise kıyımlara uğratılmış, dağlara kaçmak zorunda bırakılmış ve haklarında binbir iftira üretilerek ‘İslam dışı, ahlaksız’ bir topluluk olarak tanıtılmaya çalışılmıştı.

Bugün skandal yaratan açıklamalar aslında birer gaf değil, yüzyılların kafalara yerleştirdiği bu iftiraların tortularıdır.

Bugün bazı Müslümanlar ‘Kızılbaş’ kelimesini ensest anlamında kullanarak büyük bir günah işlemektedirler.

Çünkü Kızılbaş, 15. Yüzyıl’da Şeyh Haydar tarafından, kendi yolunu izleyenlere önerilen bir 12 dilimli kırmızı bir serpuştur. 12 dilim de 12 İmam’ı temsil etmektedir. Bu serpuşu başlarına takanlara, Osmanlı deyimiyle Alici Türkmenlere Kızılbaş denilmiştir.

Princeton Konferansı metnine giriş olarak yazdığım bu satırlara bazı bilgiler daha eklememe izin veriniz. Son günlerde televizyonlarda Alevilik konusunda birçok tartışmaya rastlıyorum. 2010 yılında bu konuda hala kulaktan dolma bilgilerle konuşulması açıkçası üzüyor beni. En iyi niyetli olanlar bile Alevilerin Hz. Ali’yi, Hz. Muhammet’ten üstün tuttukları gibi yanlış kanılara sürüklenebiliyorlar.

Alevilerin yüzyıllardır ‘Medet Allah, Ya Muhammed, ya Ali’ demeleri bile bu yanlış inancı silmeye yetmiyor.

Gelin büyük Alevi ozanlarından Teslim Abdal’ın bir deyişine göz atalım isterseniz.

Sen hak peygambersin şeksiz gümansız
Sana uymayanlar dimsiz imansız
Teslim Abdal neyler dünyayı sensiz
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.


(Geçenlerde din ağırlıklı bir radyo bu dizeleri Yunus’a malediyordu. Doğru değildir.)

Alevi kültür geleneği o kadar güçlüdür ki arabesk akımlar bu topluluklar arasında yaygınlaşmamıştır. Kültürlerinin en önemli ögelerinden biri olan bağlamayla kendi deyişlerini, nefeslerini icra ederler. Hacı Bektaş-ı Veli’nin ‘İncinsen de incitme!’ öğüdüne uyarlar.

‘Can’a değer verilir...

‘Can’ a değer veren, insanı insan olduğu için önemseyen bir inançtır. Bu konferans metnini yayınlamamızın nedeni, bu konuda eğriyi doğrudan ayırmak ve Aleviliği elden geldiği kadar nesnel biçimde anlatma ihtiyacından kaynaklanıyor.

Bir not da konferansta kullandığım ‘cemaatçilik’ kavramı üzerine. Bu günlerde Türk basınında cemaat kelimesi çok moda. Oysa ben bu konferansı 2001 yılında vermiştim ve dünyadaki cemaatleşme olgusundan söz ediyordum. Konferansın güncel siyasi gelişmelerle bir ilgisinin bulunmadığını belirtmek isterim.


2

Anadolu Aleviliği nasıl doğdu?

* Bugün Türkiye mahkemelerinden 27 bin cinayet davası görülmekte. Çeşitli nedenlerle adam öldürmenin makul görülebildiği ve hatta zaman zaman insana şan ve şeref kazandırdığı geleneklere sahip olan Türkiye için şaşırtıcı bir sayı değil bu. Çünkü din uğruna, vatan uğruna, namus uğruna ve ideoloji uğruna, hatta erkeklik uğruna cinayet işlenmesi geleneklere göre pek de ayıp sayılmıyor. Diğer suçlar ise cinayetle ölçülemeyecek kadar fazla sayıda. Ve ne yazık ki bu durum sadece Türkiye’ye özgü değil. Dünyanın değişik bölgeleri, suçtan ve şiddetten arındırılamıyor. Son zamanlarda Amerikan halkını dehşete düşüren okul cinayetleri bunun göstergelerinden biri. Şimdi size Orta Anadolu’da bir kasabadan söz etmek istiyorum. Bu kasabanın adı Hacı Bektaş. Adını 13. yüzyılda Horasan’dan gelerek buraya yerleşmiş manevi bir otorite olan Hacı Bektaş’tan alıyor. Her yıl ağustos ayında bu kasabaya 500 bin kişi geliyor. Türkiye’nin her yöresinden Hacı Bektaş’ı anmak için bu kasabaya gelenleri ağırlayacak otel yok. Sıcak havada kadınlar, erkekler, çocuklar ağaçların altında yatıyorlar. Sularını, ekmeklerini bölüşüyorlar. Ve günlerce süren bu festival sırasında hiç “suç” kapsamına girecek bir fiil işlenmiyor. Ne hırsızlık var, ne kavga, ne yankesilicik, ne ırza tecavüz, ne hakaret.

* Şimdi işin en can alıcı bölümüne geliyorum. Bu kasabada yıllardır hiç suç işlenmediği için Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı 1995 yılında aldığı bir kararla hapishaneyi kapattı. Çünkü işlevsiz bir bina olarak boş duruyordu. Jandarma ve polis defterleri de tertemiz. Çünkü işlenmiş bir tek suç kaydı yok.

Suçun her gün arttığı bir dünyada, Türkiye’nin tam ortasındaki bir kasaba nasıl oluyor da şiddetten yüzde yüz arınabiliyor? Suçun her çeşidini dışlayabiliyor? Bu sorulara verilecek cevap tek kelimelik: Kültür!

* Bu insanların geleneksel kültürleri onları suçtan koruyor. Hacı Bektaş’ın geleneği suç işlemelerine engel oluyor. Irk, dil, din ve cinsiyet ayrımını ortadan kaldırıyor. Bugün Türkiye’de onun yolunu izleyen milyonlarca kişi, “insan kardeşliği” düşüncesinde birleşiyor. İbadetlerini saz eşliğinde söyledikleri semahlar ve bunlara uygun danslarla yapıyorlar. Hem de kadın erkek bir arada. Kadınları çarşaf içinde değil. Dört kadınla evlenmelerine de hiçbir zaman izin verilmemiş. Bırakın dört kadını, ikinci bir kadın almak bile “yol düşkünü” olmak sonucunu doğuruyor. “Yol düşkünü”, işlediği herhangi bir suçtan dolayı toplum dışına itilmek anlamını taşıyor. Şarap yapmayı biliyorlar, içki içiyorlar. Şenlikleri ve törenleri Dionysos bağ bozumu ayinlerine çok benzeyen bir coşkunlukta. 21. yüzyıla aktarılan ve bugün de milyonlarca kişi tarafından devam ettirilen bu barışçı kültür nasıl oluşturuldu, nasıl gelişti? Bu soruların cevabını bulmak için 700 yıl öncesine, 13. yüzyıla gitmek gerekiyor.

YESEVİ DÜŞÜNCESİ, DERVİŞLERLE ANADOLU VE BALKANLARA YAYILDI

Hümanist ögelerle İslamı karıştırarak, Ortodoks İslam anlayışının dışında bir akım geliştiren Ahmed-i Yesevi’nin öğretisi gezici dervişlerle Anadolu ve Balkanlara yayıldı. Yesevi’nin öğrencilerinden biri de Hacı Bektaş’tı... Hümanizm ve hoşgörü öğretisinin yüzyılları aşan gücü böyle ortaya çıktı... Bugün Anadolu’da 23 milyon Alevi bu öğretinin izinde...

Anadolu Aleviliği 11. yüzyılda Anadolu Selçukluları döneminde ortaya çıkmış ve 13. yüzyılda gelişmiştir. Bu dini akımın doğuşu ve yayılışındaki en büyük etken Horasan’dan Anadolu’ya geçen gezici dervişler olmuştur. Bu gezici dervişlere Türkistan Erenleri, Horasan Erenleri ve Rum Erenleri denilmektedir. Türkistan Orta Asya’da, Horasan İran’dadır. Rum deyimi ise Anadolu’yu, yani Doğu Roma topraklarını anlatmak için kullanılmaktadır. Bu erenlerin en önemli pirlerinden birisi Ahmed-i Yesevi’dir. “Türkistan’ın doksandokuz bin pirinin piri” denilen Ahmed-i Yesevi’ye, Horasan’daki yetmiş yedi bin pirin de bağlı olduğu Vilayetname gibi kaynaklarda yazılıdır. Rum’da yani Anadolu’da da 57 bin pir vardır.

Hümanist ögelerle İslamı karıştırarak, Ortodoks İslam anlayışının dışında bir akım geliştiren Ahmed-i Yesevi, yetiştirdiği öğrencileri, bu anlayışı yaymak üzere çeşitli ülkelere gönderiyordu. İlk başta heteredoks bir inanç biçimi olarak görülen Yesevi düşüncesi, bu gezici dervişler yoluyla Anadolu ve Balkanlara yayıldı. Yesevi’nin öğrencilerinden Hacı Bektaş, Orta Anadolu’ya bugün Hacı Bektaş kasabası olan Suluca Karahöyük’e geldi. Otman Dede ve Baba İshak Amasya’ya Sarı Saltık Bulgaristan’a Dede Kargın Antalya’ya yerleşerek öğretiyi yaymaya başladı. Aradan yedi yüz yıl geçmesine rağmen Yugoslavya’da, Arnavutluk’ta, Bulgaristan’da büyük bir Alevi kitlesinin yaşamakta oluşu ve Anadolu’da 23 milyon Alevi’nin varlığı bu etkinin gücü hakkında bir fikir verebilir sanırım. Hacı Bektaş ve Mevlana...

Ahmed-i Yesevi’nin öğrencilerinin 13. yüzyılda din fanatizmine, cinsel ayrımcılığa ve ırk ayrımına karşı çıkışları nasıl açıklanabilir? Belki de bunun cevabı, Anadolu’nun karmaşık dinsel ve ırksal yapısında gizli. O yılların Anadolu’su Moğol saldırıları altında karmaşık ve çalkantılı bir dönem yaşıyordu ve birçok din, ırk bir araya gelmişti. Belki de hoşgörülü olmaktan başka bir çareleri yoktu. Bir arada yaşamanın ve birbirini öldürmemenin tek yöntemi olarak gezici dervişlerin temsil ettiği hümanizm ve hoşgörü öğretisine sarıldılar. Ahmed-i Yesevi öğretisinin yüzyılları aşan gücü böyle ortaya çıktı. Ama bu inancın oluşmasında, 13. yüzyıl öncesi Mezopotamya ve İran kültürünün de büyük etkileri olabilir.

Mesela M.Ö 600 dolaylarında İran’da yayılmış bulunan Zerdüşt (Zarahustra) dini de Spenta Mainyu adlı iyilik ve Angra Mainyu adındaki kötülük ruhlarına sahipti. Bu, Alevilerin etkilendiği Şamanizm’e çok yakın bir inanç formuydu. 5. yüzyıl sonlarında yine İran’da ortaya çıkan Mazdek akımı da iyilik ve kötülük arasındaki mücadeleye inanıyordu. İyi aynı zamanda ışıktı, kötü ise karanlık.

Işık Tanrısı’nın 7 veziri ve 12 ruhsal varlığı vardı. Bu sayılar Alevi inancındaki kutsal 7 sayısına ve 12 İmam’a tekabül ediyor. Mazdekçiler insan öldüremezdi. Düşmanlarına karşı bile iyi ve kibar olmaları öğütleniyordu. Bu dinin kurucusu olan Mazdek, insanlar arasındaki kavgayı ortadan kaldırmak amacıyla bütün malların ortak kullanılması ilkesini ortaya atmıştı. Bu dinin 8. yüzyıla kadar devam etmiş olduğunu biliyoruz.

Eşitlikçi mezheplerden biri de Güneydoğu Anadolu’da Samsat’ta ortaya çıkmış bulunan Heretik Hristiyan mezhebi Bogomillerdi.

Umberto Eco’nun kitaplarında geniş yer ayırdığı Bogomiller, insanların eşit doğduğunu ve sevgiliden başka her şeyin paylaşılması gerektiğini düşünüyordu. Onlar için İsa sadece bir melekti. Bogomiller Samsat’tan, Batı Anadolu’daki Alaşehir’e geçtiler ve oradan da Akdeniz üzerinden Güney Fransa’ya ulaştılar.

Pirene dağları üzerinde inşa ettikleri kalede yaşayan Bogomillerin buradaki adı Cathar Şövalyeleri oldu. Yunanca cathar (arınma) kelimesinden ilham almışlardı. Bogomillerin macerası Montsegur Kalesi’nin, Fransızlar tarafından kuşatılarak ortadan kaldırılmasıyla sonuçlandı. Daha sonra İtalya’ya geçen bazı Cathar şövalyeleri de bu ülkede yitip gittiler ve 15. Yüzyıl’dan sonra adları duyulmaz oldu. (Bazı kaynaklara göre Balkanlardaki Boşnakların kökeni Bogomillere dayanmaktadır.)

Yine Ortadoğu inançlarından olan ve bugün de süren Yezidilik, şeytana tapınma olarak tanındı. Şeyh Adi bin Misafir’in önderlik ettiği Yezidiler, aslında şeytanın Tanrı tarafından affedildiğine ve en büyük melek olduğuna inanıyorlardı.

Bu birkaç akımdan söz etmemin nedeni, o dönemde Anadolu’da uçuşan fikirleri ve kök salmış dini inançları biraz gözümüzde canlandırabilmek ve Ahmed-i Yesevi dervişlerinin yarattığı hümanizmin izini sürebilmektir. Bu dervişlerin bir kısmı, gezici halk şairi olarak dolaşıyor, halka şiirler okuyorlardı. Sözel edebiyat olarak günümüze ulaşan bu şiirlerin çoğunun 6 heceli, bazen de 6 ve 5 heceli olduğu görülüyor. Bu da bana dervişlerden yüzyıllarca önce Anadolu’da dolaşan ve heksameter olarak adlandırdığımız 6 heceli Homeros şiirleri okuyan gezici ozanları düşündürüyor. Bu ozan ve dervişlerin söylemlerinde hümanizm çok açık ve net biçimde ortaya çıkıyordu.

Hacı Bektaş bir şiirinde şöyle diyordu:

Hararet nardadır, sacda değildir
Keramet baştadır, tacda değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Mekke’de, Kudüs’te, hacda değildir

Aynı dönemin büyük şairi Yunus Emre ise şöyle demekteydi:

Sen kendine ne sanırsan
Ayruğa da onu san
Dört kitabın manası
Budur işte var ise..


Yine aynı dönemde, Orta Anadolu’da Konya’da yaşayan, Alevi inancıyla ilgisi olmamasına rağmen hümanizm bakımından benzerlik gösteren Mevlana Celaleddin Rumi insanlara şöyle sesleniyordu:

Gel, gel!
Ne olursan ol gel!
Kâfir, putperest, ateşe tapan mecusi olsan da gel!
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da gel!
Bizim kapımız ümit kapısıdır
Nasılsan öyle gel!

Bu insanların hepsi din büyükleri olarak tanınıyorlardı. Ve ilginç bir şekilde bugün de böyle algılanmaktadırlar. 13. yüzyılda bu şiirleri yazan kişiler, Türkiye’de her mezhepten, her inançtan milyonlarca insan tarafından kutsal kişi olarak saygı görmektedir.

Hoca Ahmet Yesevi kimdir?

Büyük Türk Mutasavvıfı Ahmet YesevÓ, Kazakistan’ın Yesi şehrinde, yaygın görüşe göre 1093 yılında doğmuş ve 1166 yılında ölmüştür. İlk mürşidi Arslan Baba olmuş, sonra Yusuf-i HemadanÓ’ye intisap etmiştir. YesevÓ, Arapça ve Farsça’yı çok iyi bilmesine eserlerinde rağmen Türkçe’yi seçmiştir. YesevÓ, eski Türk inanışlarının kalıntılarını İslâmiyet ile uzlaştırmaya çalışan, İslâm’ı yeni kabul etmiş insanlara bu dinin sıcak, samimi, hoşgörülü, insan ve tanrı sevgisine dayalı gerçek yüzünü tanıtmıştır. Anadolu’ya hiç gelmemiş olmasına rağmen Anadolu’da da tanınan ve sevilen Ahmet Yesevi, yaygın olan kanaate göre, Mevlânâ, Yunus Emre ve Hacı Bektaş-ı Veli gibi Anadolu ekollerini ve Aleviliği etkilemiştir. Ahmet Yesevi, Divan-ı Hikmet adıyla yüzyıllar sonra derlenecek olan Hikmetleri aracılığıyla Türklere İslam’ı kolaylaştırarak benimsetmiştir. Bunun için İslam inancını, Türk gelenek, inanç ve yaşam tarzı ile uygun biçimde sentezleme yolunu seçmiştir. Üstelik bu yolu seçen kimi din alimleri sapkınlıkla ve dinden çıkmakla suçlanmasına rağmen Yesevi başarıyla tarikatını kurmuş ve geliştirebilmiştir. Eski Türk inanışlarından, adetlerinden bir kısmını İslam dininin içine dahil ederek, dinlerini yeni değiştirmiş olan Türk topluluklarına dinin özünü yani felsefi yönünü anlatmıştır. Ahmet Yesevi’nin müridleri ve takipçileri ölümünden önce ve ölümünün sonrasında, 12.Yüzyıl ortalarından itibaren diğer bölgeler gibi Anadolu’ya da gelerek görüşlerini yaymaya devam etti. Yesevi’nin Türk tasavvuf edebiyatının çok önemli ve bilinen en eski örneklerini içeren şiir kitabı Divan-ı Hikmet, İslam’ın esaslarının yer aldığı temel eseri Akaid ve öğrencileri tarafından yazılıp kendisine mal edilen Fakrname adlı 3 eseri vardır. Adının verildiği ve Türkiye ile Kazakistan Cumhuriyetlerinin kurduğu uluslararası özerk statüye sahip ortak devlet üniversitesi olan Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, Kazakistan’ın en prestijli üniversitesi olarak kabul edilmektedir.


3

Aleviler neden iftiraya uğradı?

Alevi toplulukları üzerinde her yüzyılda baskılar uygulanmış, kitle halinde öldürülmüşlerdir. Kadın erkek eşitliğine inanmaları, kadınlarını peçe altında saklamamaları da çeşitli iftiralarla karşılaşmalarına neden olmuştur. Oysa Alevi ahlakının temel ilkesi; eline, diline, beline sahip olmaktır.

Anadolu Aleviliği’nin kurucusu olarak Hacı Bektaş gösterilir. Her yıl Ağustos ayında 500 bin kişinin anmaya gittiği bu bilge adamı anlatan efsaneler, onun Anadolu’ya bir güvercin kılığında geldiğini anlatır. Burada hem Şaman inancındaki kutsal kuş motifine hem de barış temasına gönderme yapılmaktadır.

Efsanedeki barış vurgusu, kuşku götürmeyecek kadar açıktır. Çünkü güvercin kılığındaki Hacı Bektaş, bugün kendi adını taşıyan kasabanın üstüne geldiğinde, yerdeki bir kadın “üstlerinden bir er geçtiği”ni söyler. Bunun üzerine şahin kılığına giren Kara Donlu Can Baba adlı kişi güvercinin peşine düşer. Güvercin silkinerek insan olur ve şahini boğazından kavrar.

Şahin, “İnsan insana zulmeder mi?” diye sorar. Hacı Bektaş’ın ona verdiği cevap, efsanenin amacını açıklar niteliktedir.

Der ki: “Ben Anadolu’ya gelirken, bulabildiğim en masum yaratığın kılığına girdim. Güvercinden daha masumunu bulsaydım o kılığa girerdim.”

Dostluk, komşuluk temaları...

Aleviler’in yarattığı güçlü edebiyat içinde yer alan bütün efsaneler, şiirler ve özlü sözler, barış, masumiyet, dostluk, şiddet karşıtlığı, komşuluk, eşitlik, sevgi temalarını işlemektedir.

Şimdi kısaca Aleviliğin temel inancına bakalım. Konumuz teoloji olmadığı için, üzerinde çok çalışılmış olan inanç konularına derinlemesine girmeyecek ve sadece özetlemekle yetineceğim. Alevi inanç felsefesinin en önemli ilkesi “oluşum”dur. Tanrı‘nın ilk biçimi, (Budizmde olduğu gibi) insanlar tarafından tasarlanamayacak bir özdeşliğe sahiptir. Tanrı çeşitli evreler geçirmiştir ve (Hegelci mantıkta olduğu gibi) kendine yabancılaşarak evrende, doğa ve insan biçiminde tezahür etmiştir. İnsan olmadan, Tanrı’nın olması mümkün değildir.

Bu yüzden insan, Tanrı’nın bir yaratısı, Tanrı’nın yeryüzündeki belirtisi ve dolayısıyla Tanrı’nın kendisidir. Ademin yeryüzüne sürülüşü bir cezadan çok terfi anlamı taşır, çünkü dünyada bir bedene sahip olmuştur. Alevi araştırmacısı Anton Josef Dierl bunu şöyle yorumlamaktadır:

“Düşünen insanda Tanrı, bu evrendeki kendi bilincine varır. Bu nedenle insan, daha doğrusu kamil insan yeryüzündeki gerçek Tanrı’dır.

Kamil insan, sıradan insanların uyması gereken kuralları belirleme hakkına sahiptir. İnsan, ruhsal varlığı ile meleklerden daha aşağı bir kademededir.

Ama bu ruhsal varlık, çok değerli olan insan bedeniyle birleşince bir melekten daha yüksek düşünme kapasitesine sahip olabilir. Bu yeteneğe ulaşmış olan insanlar kamil insan mertebesine yükselir. Bütün bu nedenlerle insan bedeni, cinsellik ve sanat Aleviliğin mutlak olarak olumladığı değerlerdir.”

Genç Abdal şiirinde diyor ki:

“Tanrı’yı sevenler Tanrı ile beraberdir, onlar Tanrı’nın içindedir, onlar tanrıdır.”

Bu tip düşüncelerin, Ortodoks İslam sayılan Sünni mezhebi üyelerini çok kızdırdığı kolayca anlaşılabilir.

Bu düşünceleri taşıyan şair Nesimi, 1714’de Halep’te derisi yüzülerek öldürülmüştür.

Alevi toplulukları üzerinde her yüzyılda çok büyük baskılar uygulanmış, kitle halinde öldürülmüşlerdir. Kadın erkek eşitliğine inanmaları, kadınlarını çarşaf ve peçe altında saklamamaları da çeşitli iftiralarla karşılaşmalarına neden olmuştur. Anadolu’daki Sünni Müslümanlar Aleviler’i ahlaksızlıkla, ensest ilişkilerle suçlamışlar ve bu söylentiler Alevilik karşıtı bir propagandanın aracı olarak kullanmışlardır. Oysa Alevi ahlakının temel ilkesi; “eline, diline, beline sahip olmak”tır.

Bu ilkeler elle yapılacak hırsızlık, dövme gibi kötülüklerden uzak durma, dille hakaret edip yalan söylememe ve cinsel olarak tecavüzde bulanmama anlamına gelir. Aslında bu üç kural da Aleviliğin kökleri hakkında bilgi vermektedir bizlere. Prof. Irene Melikoff bu üç kuralı eski Mani dinine bağlar.

Ağzın, elin ve kalbin mühürleri vardır, Mani inancında. 8. Yüzyıl’da Mani dinine sahip Uygur metinleri bu kuralı “üç damga” olarak adlandırıyor.

Orhun yazıtlarında şöyle deniliyor:

“Bugüne kadar etle beslenen halk , bundan böyle pirinçle beslenecek; öldürmenin kınandığı ülke, iyilik öğütlenen ülke olacak.”

Dünün özeti

Anadolu Aleviliği 11. Yüzyıl’da ortaya çıkmış ve 13. Yüzyıl’da gelişmiştir. Bu dini akımın doğuşu ve yayılışındaki en büyük etken Horasan’dan Anadolu’ya geçen gezici dervişler olmuştur. Bu gezici dervişlere Türkistan Erenleri, Horasan Erenleri ve Rum Erenleri denilmektedir. Türkistan Orta Asya’da, Horasan İran’dadır. Rum deyimi ise Anadolu’yu, yani Doğu Roma topraklarını anlatmak için kullanılmaktadır. Bu erenlerin en önemli pirlerinden birisi Ahmed-i Yesevi’dir. “Türkistan’ın doksandokuz bin pirinin piri” denilen Ahmed-i Yesevi’ye, Horasan’daki yetmiş yedi bin pirin de bağlı olduğu Vilayetname gibi kaynaklarda yazılıdır.

Hümanist ögelerle İslamı karıştırarak, Ortodoks İslam anlayışının dışında bir akın geliştiren Ahmed-i Yesevi, yetiştirdiği öğrencileri, bu anlayışı yaymak üzere çeşitli ülkelere gönderiyordu. Yesevi düşüncesi, bu gezici dervişler yoluyla Anadolu ve Balkanlara yayıldı. Yesevi’nin öğrencilerinden Hacı Bektaş, Orta Anadolu’ya bugün Hacı Bektaş kasabası olan Suluca Kara höyük’e geldi. Otman Dede ve Baba İshak Amasya’ya Sarı Saltık Bulgaristan’a Dede Kargın Antalya’ya yerleşerek öğretiyi yaymaya başladı.

Yedi yüz yıl geçmesine rağmen Yugoslavya’da, Arnavutluk’ta, Bulgaristan’da büyük Alevi kitlesinin yaşamakta oluşu ve Anadolu’da 23 milyon Alevi’nin varlığı bu etkinin gücü hakkında bir fikir verebilir sanırım...


4

Aleviler, çağdaş yaşamı destekledi

Aleviler Kurtuluş Savaşını'da Cumhuriyeti de destekledi. Anadolu’da bir direniş hareketi öğütleyen Mustafa Kemal Atatürk, Hacı Bektaş’a vekalet eden manevi liderden destek aldı. Cumhuriyet döneminde Aleviler, laikliğin, Atatürk reformlarının, kadın haklarının, çağdaş yaşam biçiminin ve daha sonra da sosyal demokrat hareketlerin yanında yer aldı

ALEVİLERİN toplu ibadetlerine ‘cem ayini’ denilmektedir. Bu törenlerde insanlar birbirlerinin yüzlerini görecek biçimde, daireler oluşturarak otururlar. Camide namaz kılan Müslümanların birbirinin arkasına sıralanması ve önündekinin sırtını görmesi Alevi anlayışına uygun değildir. Bu yüzden kutsal sayılan kadın ve erkek yüzleri birbirini görebilmelidir. Cem töreni dini lider ‘dede’ tarafından yönetilir. Dedeler genellikle saz çalarlar. Saz Türklerin Orta Asya’dan getirdikleri ‘kopuz’ denilen çalgının gelişmiş biçimidir. Uzun saplı bir telli enstrümandır. Bu çalgı eşliğinde eski ozanların şiirleri seslendirilir, Muhammed’e, Ali’ye ve 12 İmam’a dua edilir, topluma öğütler verilir. Törenin belli bir bölümünde kadın ve erkekler birlikte ‘semah’ denilen dansı yaparlar. Bu dans, turna kuşunun hareketlerini andırması bakımından ilginçtir. Alevilikteki ruhun göçü ve başka bedene girmesi ‘reenkarnasyon’ inancına göre bu ruhları taşıyan kuş, turnadır. Turna bir çeşit kutsal kuştur. Çünkü en yükseklerde uçar ve ruh göçünün taşıyıcılığını yapar. Turna Semahı da bunu anlatan bir rakstır. Cem törenlerinden bazılarında ben de bulundum. Özellikle Doğu Anadolu’daki Keşiş Dağları doruklarında, modern dünyayla pek az ilişkisi olan karlarla kaplı Hınzoru köyündeki cem töreni, geçmiş yüzyıllardan bu yana pek az değişiklik göstermiş olabilir. Cemin en ilginç bölümlerinden birisi ‘özünü dara çekmek’ (kendini dar ağacına asmak) olarak adlandırılan öz eleştiri töreniydi. Suç işlemiş bir kişi toplumun önüne çıkarak bu suçunu itiraf ediyor ve sonra dede tarafından kendisine bir ceza veriliyordu. Kiliselerdeki günah çıkarmayı hatırlatan bu gelenek, her bireyin kendi kendisiyle hesaplaşması sonucunu doğuruyordu. Verilen cezalar genellikle toplum yararına yiyecek temini gibi cezalardı. Daha önce de belirttiğim gibi insan öldürme ve cinsel suçlar kesinlikle bağışlanmıyor o kişi toplum dışı olarak ilan ediliyordu. Cemin bir başka bölümünde birbiriyle çözemedikleri sorunları olanlar, bu sorunları dedenin ve toplumun önüne taşıyorlardı. Birbirleri aleyhinde yaptıkları şikayetler, köyün tanıklığı ve dedenin kararıyla çözümleniyordu. Alevi inancının en önemli kurumlarından birisi “müsahip” geleneğidir. İki insan birbirinin müsahibi olunca, ölene kadar bir çok yükümlülükler üstlenir. Müsahip kurumu insanlar arasındaki arkadaşlığı pekiştiren ve toplumda dayanışmayı artıran bir işleve sahiptir. Fransa Bilimsel Araştırmalar Merkezi’nden antropolog Altan Gökalp, bu kurumu Fransız İhtilali’nden Saint Juste’ün oluşturduğu mahalle dayanışması fikrine benzetmektedir. Anadolu Aleviliği Ali ve onun soyundan gelenleri kutsal sayar. Bu yüzden çoğu zaman İran’daki Ali taraftarı Şii’lerle karıştırılırlar. Oysa Alevilik, Şiilik’ten çok farklı bir şeydir. İran’daki Şii yönetiminin katı din kurallarına sahip olduğunu ve camilerde namaz kılmak gibi dini ibadete çok bağlı bulunduğunu, kadınların kapalı gezdiğini ve alkol kullanmanın yasak edildiğini biliyoruz. Oysa daha önce de belirttiğimiz gibi Alevilerde bunların hiçbiri yoktur. Aleviler öncelikle kutsal kitap Kuran’ın bugünkü biçimine inanmazlar. Onlara göre, içinde çokça Ali’den bahsedilen gerçek Kuran yazılmamış, daha sonra da üçüncü halife Osman tarafından yazılan Kuran ise Muhammet ve Ali düşmanlarının istedikleri gibi manipüle edilmiş, bir çok yeri değiştirilmiştir.

13 Yüzyıl’daki mucize

Bu anlayışların neden merkezi Osmanlı idaresi tarafından hoş görülemediği kolayca anlaşılabilir. Çünkü Osmanlı sultanları, çok geniş bir alana yayılan imparatorluğu yönetebilmek için katı din kuralları olan ve bir nevi İslam Ortodoksluğu sayılan Sünni mezhebini tercih etmişlerdir. 13. Yüzyıl sonunda imparatorluğu kuran Sultan Osman ve Orhan’ın Alevi-Bektaşi inancına yakınlığı ve Yeniçeri Ordusu’nun Hacı Bektaş’a bağlı olması bu gerçeği değiştirmemiştir. Özellikle 16. Yüzyıl başlarında İran’da yönetimi ele alan Türk asıllı Şah İsmail’in Anadolu Alevileri arasında çok sayıda taraftar toplaması, padişah Yavuz Sultan Selim’i çok rahatsız etti ve İran-Osmanlı savaşı öncesinde Anadolu’da çok büyük bir Alevi katliamı yaşandı. Hayatta kalanlar dağlara çekilip, saklanarak ibadet ve yaşamlarını sürdürmek zorunda kaldılar. Bu savaşı Osmanlıların kazanması da Alevi inancının bir yönetim biçimi haline gelmesini engelledi. Yüzyıllarca baskı altında kalan Alevi-Bektaşi anlayışı, 20. Yüzyıl başlarında Jön Türk hareketinin kendilerine ilgi duymasıyla tekrar gün ışığına çıktı. Ve Anadolu’da bir direniş hareketi öğütleyen Atatürk, Hacı Bektaş’a vekalet eden manevi liderden destek aldı. Cumhuriyet döneminde Aleviler, laikliğin , Atatürk reformlarının, kadın haklarının, çağdaş yaşam biçiminin ve sonra da sosyal demokrat hareketlerin yanında yer aldılar. Mevlana’yı, Hacı Bektaş’ı, öğrenciler aracılığıyla Anadolu’yu çok etkilemiş olan Ahmed-i Yesevi’yi, Tapduk Emre’yi, Şeyh Edbali’şi, Ahi Evran’ı düşünün. Biz 13. Yüzyıl’da bir mucize yaşadık. Ne yazık ki bu mucize 21. Yüzyıl Türkiyesi’ni yeteri kadar aydınlatmıyor. Çünkü gözlerimizi kapatıyoruz.


Sevgili dostlar,

Konferans metnine gösterdiğiniz ilgiye teşekkür ederim. Bazı okur mesajları dolayısıyla açıklama yapmak gerektiğini düşünüyorum.

1- Bir okurumuzun belirttiği gibi Hacı Bektaş, Ahmed-i Yesevi’nin doğrudan öğrencisi değil, o yolun, o öğretinin takipçisidir. Konuşmanın aslı İngilizce olduğu ve Türkçe’ye çevrildiği için, ‘öğrenci’ ‘o yolun öğrencisi’ anlamında kullanılmıştır.

2- Bu bilgelerin genel kaynağı Batınilik’tir.

3- Bir okurumuz Şah İsmail’in şiirinin bugünün Türkçesine çevrildiğini sanmış. Yayınladığımız dizeler şiirin orijinalidir. Çünkü Şah İsmail, Hatayi mahlasıyla ve Anadolu Türkçesiyle yazmaktadır. Bir başka şiirinde şöyle der:
Hatayim gördüm düşümde
Hiç hata yoktur işimde
Baykuş mezarım başında
Dertli dertli öter birgün

4- Bu konferansı yayınlamamızın nedeni mezhep kavgalarını alevlendirmek değil, tam tersine Sünni, Alevi ya da başka inanca mensup bütün yurttaşlarımıza, Anadolu’da bir zamanlar yaşanmış olan Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlânâ Celaleddin-i Rumi, Yunus Emre, Ahi Evran, Şeyh Edebali döneminin, kardeşlik ve insanlık duygularını hatırlatmaktır. Mesele suç işleyerek, adam öldürerek ya da bunları teşvik ederek, iftiralar atarak, şiddete başvurarak ‘şu veya bu’ olmak değil, her şeyden önce temiz, ahlaklı bir insan olmaktır.

5- Bazı okurlarımızın, konferans metninin tamamını okumadan, sadece o gün gördükleri yazıya dayanarak yorum yaptığı belli oluyor. Oysa konuşmanın tamamında bir mantık silsilesi vardır. Zahmet edip bütününü okurlarsa memnun olurum.

   

Yorum Paylaş

   

Beğen

   

Arkadaşına Gönder