Flash Playeriniz y�kl� degil.
Flash y�kle

Zülfü Livaneli’nin “Anadolu İslamı ve Alevilik” yazısı.

Devamını oku...Zülfü Livaneli Vatan gazetesinde alevilik üzerine 4 gün süren bir yazı yayınladı. Yazı Livaneli’nin Princeton Üniversitesi’nde 2001 yılında verdiği “Anadolu İslamı ve Alevilik” konferansının tam metni.

Livaneli aleviler tarafından çok sevilen değerli bir müzisyen ve aydınımızdır. Ancak alevilik konusundaki görüşleri doğru mudur?

Livaneli’nin yazısı ve araştırmacı yazar Hamza Aksüt’ün eleştirisi aşağıda.

Zülfü Livaneli’nin “Anadolu İslamı ve Alevilik” yazısı.

Aşağıdaki yazı dizisi dört bölüm olarak Vatan gazetesi´nde yayınlanmıştır: 16.10.2010
1

Hacıbektaş'ta suç işlenmediği için...

Bir kültür ve sanat insanı olarak benim rüyam; her türlü değer ve ölçünün merkezine ‘insan’ın yerleştirildiği bir dünya yaratılmasıdır...

Gerekli teşekkür cümlelerinden sonra konferansıma bu cümleyle başlamıştım.

Princeton Üniversitesi’ndeydim. Pencerelerdeki vitraylara Albert Einstein’ın e=mc2 formülü işlenmişti. Bu dahi bilim adamının ders verdiği salonda bulunmak heyecan verici bir deneyimin tam ortasında olduğumu hatırlatıyordu.

O salonda çeşitli uluslardan profesörlere ve öğrencilere Ahmed-i Yesevi’yi, Hacı Bektaş-ı Veli’yi, Manikeizmi, Mazdekçiliği, Bogomilleri, Alevilik’teki tanrı kavrayışını anlatıyordum. Zaten bu ilginç Anadolu inancını anlatmak neredeyse misyonum haline gelmişti.

Harvard, İllinois, Michigan, Pennsylvania, Stuttgart üniversitelerinde, UNESCO ve Avrupa Konseyi salonlarında, Versailles Buluşmaları’nda da sunmuştum bu alandaki çalışmalarımı. Çünkü Anadolu İslamı’nın bu aydınlık yüzünün dünyada daha çok tanınması gerektiğine inanıyordum. Oysa Alevi değildim. Sünni bir ailede doğmuş ve son derece dindar olan ailemde İslam’ın en aydınlık yüzünü görerek büyümüştüm.

Bir Savcı oğlu olarak Kuran kurslarına gönderilmiş, boynumdaki hamaylıda taşıdığım Elifba cüzünü ezberlemiştim. Daha sonra Ankara’da İngilizce eğitim veren Maarif Koleji yıllarımda, hakim emeklisi Hacı dedemin sıkı bir dini eğitiminden geçmiştim. Benim ailemde İslam, iyi insan olmak, temizlik, güzel ahlak, kimseye kötülük düşünmemek, Allah korkusu ve Peygamber sevgisi anlamına geliyordu.

Belki de bu nedenle küçük yaşlardan itibaren önce sezgiyle, sonra akılla, bilgiyle ve mantıkla Alevi felsefesini kendime çok yakın bulmuştum. Çünkü izm’ler arasında, beni en çok anlatan kavram olduğuna inandığım ‘hümanizm’, bu inancın temelini oluşturuyor ve yüzyıllar boyunca ezilmiş, iftiraya uğramış olmaları içimde Alevilere karşı derin bir sevgiye ve dayanışma duygusuna yol açıyordu.

Bu konuda yerli ve yabancı yayınları okudukça ilgim daha da arttı. Osmanlı fetihlerine imza atan Yemiçeri ortalarının Pir Hacı Bektaş değil miydi?

Bektaşi-Aleviliğin kurucusu Hacı Bektaş Ahmed-i Yesevi’nin talebesi değil miydi? Anadolu’nun ve Rumeli’nin Türkleştirilmesinde bu inanca bağlı ‘kolonizatör Dervişler’ büyük rol oynamamış mıydı?

Osmanlı’nın kuruluşunda bu inancın önemli bir rolü yok muydu? O zaman niye Yavuz Sultan Selim’den sonra imparatorluğun Araplaşma dönemi başlamış ve Anadolu Alevileri katledilmişti? Bu soruya basitçe, İran tehdidinden dolayı cevabı verilebilir. Şii İran Şahı’nın, Anadolu’daki Alevileri kullanarak Osmanlı’ya bir tehdit oluşturduğu söylenebilir.

Ama burada da garip bir durum var.

Yavuz’la savaşan İran Şahı İsmail, Hatayi mahlasıyla (bugün de türkülerini dinlediğiniz) şu şiirleri yazıyordu:

Ezel bahar olmayınca
Kırmızı gül açmaz imiş
Kırmızı gül açmayınca
Sefil bülbül ötmez imiş


Şiir şöyle bitiyordu:

Dost dosttan ayrılmayınca Dost kıymetin bilmez imiş

Şah İsmail’in bugün yazılmış gibi duran temiz bir Anadolu Türkçesine karşılık, Osmanlı Sultanı Yavuz Selim’in şiiri şöyleydi:

merdüm-i dîdeme bilmem
ne füsûn etti felek
eşkimi kıldı füzûn giryemi hûn etti felek
şîrler pençe-i kahrımda olurken lerzân
bir gözleri âhûya zebûn etti felek


İkisi de çok güzel şiir ama bir hangisi Türkçe’ye daha yakın?

İran Şahı’nınki değil mi?

Yani İran Şahı Türkçe, Osmanlı Sultanı ise Farsça kelimelerle şiir yazıyor. Sadece bu örnek bile, ulus-devlet çağından sonra yetişmiş olan bizlerin, tarihi bu gözle anlayamayacağımızı göstermiyor mu?

Karl Marx “Fatih ülkeler, fethettikleri ülkelerin kültürlerinin etkisi altına girerler” der.

Bence Osmanlı İmparatorluğu’nda olup biten bir parça bu sözle açıklanabilir.

Arap yarımadası fethedildikten sonra Arap etkisi artmış, gözden düşen Aleviler ise kıyımlara uğratılmış, dağlara kaçmak zorunda bırakılmış ve haklarında binbir iftira üretilerek ‘İslam dışı, ahlaksız’ bir topluluk olarak tanıtılmaya çalışılmıştı.

Bugün skandal yaratan açıklamalar aslında birer gaf değil, yüzyılların kafalara yerleştirdiği bu iftiraların tortularıdır.

Bugün bazı Müslümanlar ‘Kızılbaş’ kelimesini ensest anlamında kullanarak büyük bir günah işlemektedirler.

Çünkü Kızılbaş, 15. Yüzyıl’da Şeyh Haydar tarafından, kendi yolunu izleyenlere önerilen bir 12 dilimli kırmızı bir serpuştur. 12 dilim de 12 İmam’ı temsil etmektedir. Bu serpuşu başlarına takanlara, Osmanlı deyimiyle Alici Türkmenlere Kızılbaş denilmiştir.

Princeton Konferansı metnine giriş olarak yazdığım bu satırlara bazı bilgiler daha eklememe izin veriniz. Son günlerde televizyonlarda Alevilik konusunda birçok tartışmaya rastlıyorum. 2010 yılında bu konuda hala kulaktan dolma bilgilerle konuşulması açıkçası üzüyor beni. En iyi niyetli olanlar bile Alevilerin Hz. Ali’yi, Hz. Muhammet’ten üstün tuttukları gibi yanlış kanılara sürüklenebiliyorlar.

Alevilerin yüzyıllardır ‘Medet Allah, Ya Muhammed, ya Ali’ demeleri bile bu yanlış inancı silmeye yetmiyor.

Gelin büyük Alevi ozanlarından Teslim Abdal’ın bir deyişine göz atalım isterseniz.

Sen hak peygambersin şeksiz gümansız
Sana uymayanlar dimsiz imansız
Teslim Abdal neyler dünyayı sensiz
Adı güzel, kendi güzel Muhammed.


(Geçenlerde din ağırlıklı bir radyo bu dizeleri Yunus’a malediyordu. Doğru değildir.)

Alevi kültür geleneği o kadar güçlüdür ki arabesk akımlar bu topluluklar arasında yaygınlaşmamıştır. Kültürlerinin en önemli ögelerinden biri olan bağlamayla kendi deyişlerini, nefeslerini icra ederler. Hacı Bektaş-ı Veli’nin ‘İncinsen de incitme!’ öğüdüne uyarlar.

‘Can’a değer verilir...

‘Can’ a değer veren, insanı insan olduğu için önemseyen bir inançtır. Bu konferans metnini yayınlamamızın nedeni, bu konuda eğriyi doğrudan ayırmak ve Aleviliği elden geldiği kadar nesnel biçimde anlatma ihtiyacından kaynaklanıyor.

Bir not da konferansta kullandığım ‘cemaatçilik’ kavramı üzerine. Bu günlerde Türk basınında cemaat kelimesi çok moda. Oysa ben bu konferansı 2001 yılında vermiştim ve dünyadaki cemaatleşme olgusundan söz ediyordum. Konferansın güncel siyasi gelişmelerle bir ilgisinin bulunmadığını belirtmek isterim.


2

Anadolu Aleviliği nasıl doğdu?

* Bugün Türkiye mahkemelerinden 27 bin cinayet davası görülmekte. Çeşitli nedenlerle adam öldürmenin makul görülebildiği ve hatta zaman zaman insana şan ve şeref kazandırdığı geleneklere sahip olan Türkiye için şaşırtıcı bir sayı değil bu. Çünkü din uğruna, vatan uğruna, namus uğruna ve ideoloji uğruna, hatta erkeklik uğruna cinayet işlenmesi geleneklere göre pek de ayıp sayılmıyor. Diğer suçlar ise cinayetle ölçülemeyecek kadar fazla sayıda. Ve ne yazık ki bu durum sadece Türkiye’ye özgü değil. Dünyanın değişik bölgeleri, suçtan ve şiddetten arındırılamıyor. Son zamanlarda Amerikan halkını dehşete düşüren okul cinayetleri bunun göstergelerinden biri. Şimdi size Orta Anadolu’da bir kasabadan söz etmek istiyorum. Bu kasabanın adı Hacı Bektaş. Adını 13. yüzyılda Horasan’dan gelerek buraya yerleşmiş manevi bir otorite olan Hacı Bektaş’tan alıyor. Her yıl ağustos ayında bu kasabaya 500 bin kişi geliyor. Türkiye’nin her yöresinden Hacı Bektaş’ı anmak için bu kasabaya gelenleri ağırlayacak otel yok. Sıcak havada kadınlar, erkekler, çocuklar ağaçların altında yatıyorlar. Sularını, ekmeklerini bölüşüyorlar. Ve günlerce süren bu festival sırasında hiç “suç” kapsamına girecek bir fiil işlenmiyor. Ne hırsızlık var, ne kavga, ne yankesilicik, ne ırza tecavüz, ne hakaret.

* Şimdi işin en can alıcı bölümüne geliyorum. Bu kasabada yıllardır hiç suç işlenmediği için Türkiye Cumhuriyeti Adalet Bakanlığı 1995 yılında aldığı bir kararla hapishaneyi kapattı. Çünkü işlevsiz bir bina olarak boş duruyordu. Jandarma ve polis defterleri de tertemiz. Çünkü işlenmiş bir tek suç kaydı yok.

Suçun her gün arttığı bir dünyada, Türkiye’nin tam ortasındaki bir kasaba nasıl oluyor da şiddetten yüzde yüz arınabiliyor? Suçun her çeşidini dışlayabiliyor? Bu sorulara verilecek cevap tek kelimelik: Kültür!

* Bu insanların geleneksel kültürleri onları suçtan koruyor. Hacı Bektaş’ın geleneği suç işlemelerine engel oluyor. Irk, dil, din ve cinsiyet ayrımını ortadan kaldırıyor. Bugün Türkiye’de onun yolunu izleyen milyonlarca kişi, “insan kardeşliği” düşüncesinde birleşiyor. İbadetlerini saz eşliğinde söyledikleri semahlar ve bunlara uygun danslarla yapıyorlar. Hem de kadın erkek bir arada. Kadınları çarşaf içinde değil. Dört kadınla evlenmelerine de hiçbir zaman izin verilmemiş. Bırakın dört kadını, ikinci bir kadın almak bile “yol düşkünü” olmak sonucunu doğuruyor. “Yol düşkünü”, işlediği herhangi bir suçtan dolayı toplum dışına itilmek anlamını taşıyor. Şarap yapmayı biliyorlar, içki içiyorlar. Şenlikleri ve törenleri Dionysos bağ bozumu ayinlerine çok benzeyen bir coşkunlukta. 21. yüzyıla aktarılan ve bugün de milyonlarca kişi tarafından devam ettirilen bu barışçı kültür nasıl oluşturuldu, nasıl gelişti? Bu soruların cevabını bulmak için 700 yıl öncesine, 13. yüzyıla gitmek gerekiyor.

YESEVİ DÜŞÜNCESİ, DERVİŞLERLE ANADOLU VE BALKANLARA YAYILDI

Hümanist ögelerle İslamı karıştırarak, Ortodoks İslam anlayışının dışında bir akım geliştiren Ahmed-i Yesevi’nin öğretisi gezici dervişlerle Anadolu ve Balkanlara yayıldı. Yesevi’nin öğrencilerinden biri de Hacı Bektaş’tı... Hümanizm ve hoşgörü öğretisinin yüzyılları aşan gücü böyle ortaya çıktı... Bugün Anadolu’da 23 milyon Alevi bu öğretinin izinde...

Anadolu Aleviliği 11. yüzyılda Anadolu Selçukluları döneminde ortaya çıkmış ve 13. yüzyılda gelişmiştir. Bu dini akımın doğuşu ve yayılışındaki en büyük etken Horasan’dan Anadolu’ya geçen gezici dervişler olmuştur. Bu gezici dervişlere Türkistan Erenleri, Horasan Erenleri ve Rum Erenleri denilmektedir. Türkistan Orta Asya’da, Horasan İran’dadır. Rum deyimi ise Anadolu’yu, yani Doğu Roma topraklarını anlatmak için kullanılmaktadır. Bu erenlerin en önemli pirlerinden birisi Ahmed-i Yesevi’dir. “Türkistan’ın doksandokuz bin pirinin piri” denilen Ahmed-i Yesevi’ye, Horasan’daki yetmiş yedi bin pirin de bağlı olduğu Vilayetname gibi kaynaklarda yazılıdır. Rum’da yani Anadolu’da da 57 bin pir vardır.

Hümanist ögelerle İslamı karıştırarak, Ortodoks İslam anlayışının dışında bir akım geliştiren Ahmed-i Yesevi, yetiştirdiği öğrencileri, bu anlayışı yaymak üzere çeşitli ülkelere gönderiyordu. İlk başta heteredoks bir inanç biçimi olarak görülen Yesevi düşüncesi, bu gezici dervişler yoluyla Anadolu ve Balkanlara yayıldı. Yesevi’nin öğrencilerinden Hacı Bektaş, Orta Anadolu’ya bugün Hacı Bektaş kasabası olan Suluca Karahöyük’e geldi. Otman Dede ve Baba İshak Amasya’ya Sarı Saltık Bulgaristan’a Dede Kargın Antalya’ya yerleşerek öğretiyi yaymaya başladı. Aradan yedi yüz yıl geçmesine rağmen Yugoslavya’da, Arnavutluk’ta, Bulgaristan’da büyük bir Alevi kitlesinin yaşamakta oluşu ve Anadolu’da 23 milyon Alevi’nin varlığı bu etkinin gücü hakkında bir fikir verebilir sanırım. Hacı Bektaş ve Mevlana...

Ahmed-i Yesevi’nin öğrencilerinin 13. yüzyılda din fanatizmine, cinsel ayrımcılığa ve ırk ayrımına karşı çıkışları nasıl açıklanabilir? Belki de bunun cevabı, Anadolu’nun karmaşık dinsel ve ırksal yapısında gizli. O yılların Anadolu’su Moğol saldırıları altında karmaşık ve çalkantılı bir dönem yaşıyordu ve birçok din, ırk bir araya gelmişti. Belki de hoşgörülü olmaktan başka bir çareleri yoktu. Bir arada yaşamanın ve birbirini öldürmemenin tek yöntemi olarak gezici dervişlerin temsil ettiği hümanizm ve hoşgörü öğretisine sarıldılar. Ahmed-i Yesevi öğretisinin yüzyılları aşan gücü böyle ortaya çıktı. Ama bu inancın oluşmasında, 13. yüzyıl öncesi Mezopotamya ve İran kültürünün de büyük etkileri olabilir.

Mesela M.Ö 600 dolaylarında İran’da yayılmış bulunan Zerdüşt (Zarahustra) dini de Spenta Mainyu adlı iyilik ve Angra Mainyu adındaki kötülük ruhlarına sahipti. Bu, Alevilerin etkilendiği Şamanizm’e çok yakın bir inanç formuydu. 5. yüzyıl sonlarında yine İran’da ortaya çıkan Mazdek akımı da iyilik ve kötülük arasındaki mücadeleye inanıyordu. İyi aynı zamanda ışıktı, kötü ise karanlık.

Işık Tanrısı’nın 7 veziri ve 12 ruhsal varlığı vardı. Bu sayılar Alevi inancındaki kutsal 7 sayısına ve 12 İmam’a tekabül ediyor. Mazdekçiler insan öldüremezdi. Düşmanlarına karşı bile iyi ve kibar olmaları öğütleniyordu. Bu dinin kurucusu olan Mazdek, insanlar arasındaki kavgayı ortadan kaldırmak amacıyla bütün malların ortak kullanılması ilkesini ortaya atmıştı. Bu dinin 8. yüzyıla kadar devam etmiş olduğunu biliyoruz.

Eşitlikçi mezheplerden biri de Güneydoğu Anadolu’da Samsat’ta ortaya çıkmış bulunan Heretik Hristiyan mezhebi Bogomillerdi.

Umberto Eco’nun kitaplarında geniş yer ayırdığı Bogomiller, insanların eşit doğduğunu ve sevgiliden başka her şeyin paylaşılması gerektiğini düşünüyordu. Onlar için İsa sadece bir melekti. Bogomiller Samsat’tan, Batı Anadolu’daki Alaşehir’e geçtiler ve oradan da Akdeniz üzerinden Güney Fransa’ya ulaştılar.

Pirene dağları üzerinde inşa ettikleri kalede yaşayan Bogomillerin buradaki adı Cathar Şövalyeleri oldu. Yunanca cathar (arınma) kelimesinden ilham almışlardı. Bogomillerin macerası Montsegur Kalesi’nin, Fransızlar tarafından kuşatılarak ortadan kaldırılmasıyla sonuçlandı. Daha sonra İtalya’ya geçen bazı Cathar şövalyeleri de bu ülkede yitip gittiler ve 15. Yüzyıl’dan sonra adları duyulmaz oldu. (Bazı kaynaklara göre Balkanlardaki Boşnakların kökeni Bogomillere dayanmaktadır.)

Yine Ortadoğu inançlarından olan ve bugün de süren Yezidilik, şeytana tapınma olarak tanındı. Şeyh Adi bin Misafir’in önderlik ettiği Yezidiler, aslında şeytanın Tanrı tarafından affedildiğine ve en büyük melek olduğuna inanıyorlardı.

Bu birkaç akımdan söz etmemin nedeni, o dönemde Anadolu’da uçuşan fikirleri ve kök salmış dini inançları biraz gözümüzde canlandırabilmek ve Ahmed-i Yesevi dervişlerinin yarattığı hümanizmin izini sürebilmektir. Bu dervişlerin bir kısmı, gezici halk şairi olarak dolaşıyor, halka şiirler okuyorlardı. Sözel edebiyat olarak günümüze ulaşan bu şiirlerin çoğunun 6 heceli, bazen de 6 ve 5 heceli olduğu görülüyor. Bu da bana dervişlerden yüzyıllarca önce Anadolu’da dolaşan ve heksameter olarak adlandırdığımız 6 heceli Homeros şiirleri okuyan gezici ozanları düşündürüyor. Bu ozan ve dervişlerin söylemlerinde hümanizm çok açık ve net biçimde ortaya çıkıyordu.

Hacı Bektaş bir şiirinde şöyle diyordu:

Hararet nardadır, sacda değildir
Keramet baştadır, tacda değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Mekke’de, Kudüs’te, hacda değildir

Aynı dönemin büyük şairi Yunus Emre ise şöyle demekteydi:

Sen kendine ne sanırsan
Ayruğa da onu san
Dört kitabın manası
Budur işte var ise..


Yine aynı dönemde, Orta Anadolu’da Konya’da yaşayan, Alevi inancıyla ilgisi olmamasına rağmen hümanizm bakımından benzerlik gösteren Mevlana Celaleddin Rumi insanlara şöyle sesleniyordu:

Gel, gel!
Ne olursan ol gel!
Kâfir, putperest, ateşe tapan mecusi olsan da gel!
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da gel!
Bizim kapımız ümit kapısıdır
Nasılsan öyle gel!

Bu insanların hepsi din büyükleri olarak tanınıyorlardı. Ve ilginç bir şekilde bugün de böyle algılanmaktadırlar. 13. yüzyılda bu şiirleri yazan kişiler, Türkiye’de her mezhepten, her inançtan milyonlarca insan tarafından kutsal kişi olarak saygı görmektedir.

Hoca Ahmet Yesevi kimdir?

Büyük Türk Mutasavvıfı Ahmet YesevÓ, Kazakistan’ın Yesi şehrinde, yaygın görüşe göre 1093 yılında doğmuş ve 1166 yılında ölmüştür. İlk mürşidi Arslan Baba olmuş, sonra Yusuf-i HemadanÓ’ye intisap etmiştir. YesevÓ, Arapça ve Farsça’yı çok iyi bilmesine eserlerinde rağmen Türkçe’yi seçmiştir. YesevÓ, eski Türk inanışlarının kalıntılarını İslâmiyet ile uzlaştırmaya çalışan, İslâm’ı yeni kabul etmiş insanlara bu dinin sıcak, samimi, hoşgörülü, insan ve tanrı sevgisine dayalı gerçek yüzünü tanıtmıştır. Anadolu’ya hiç gelmemiş olmasına rağmen Anadolu’da da tanınan ve sevilen Ahmet Yesevi, yaygın olan kanaate göre, Mevlânâ, Yunus Emre ve Hacı Bektaş-ı Veli gibi Anadolu ekollerini ve Aleviliği etkilemiştir. Ahmet Yesevi, Divan-ı Hikmet adıyla yüzyıllar sonra derlenecek olan Hikmetleri aracılığıyla Türklere İslam’ı kolaylaştırarak benimsetmiştir. Bunun için İslam inancını, Türk gelenek, inanç ve yaşam tarzı ile uygun biçimde sentezleme yolunu seçmiştir. Üstelik bu yolu seçen kimi din alimleri sapkınlıkla ve dinden çıkmakla suçlanmasına rağmen Yesevi başarıyla tarikatını kurmuş ve geliştirebilmiştir. Eski Türk inanışlarından, adetlerinden bir kısmını İslam dininin içine dahil ederek, dinlerini yeni değiştirmiş olan Türk topluluklarına dinin özünü yani felsefi yönünü anlatmıştır. Ahmet Yesevi’nin müridleri ve takipçileri ölümünden önce ve ölümünün sonrasında, 12.Yüzyıl ortalarından itibaren diğer bölgeler gibi Anadolu’ya da gelerek görüşlerini yaymaya devam etti. Yesevi’nin Türk tasavvuf edebiyatının çok önemli ve bilinen en eski örneklerini içeren şiir kitabı Divan-ı Hikmet, İslam’ın esaslarının yer aldığı temel eseri Akaid ve öğrencileri tarafından yazılıp kendisine mal edilen Fakrname adlı 3 eseri vardır. Adının verildiği ve Türkiye ile Kazakistan Cumhuriyetlerinin kurduğu uluslararası özerk statüye sahip ortak devlet üniversitesi olan Hoca Ahmet Yesevi Uluslararası Türk-Kazak Üniversitesi, Kazakistan’ın en prestijli üniversitesi olarak kabul edilmektedir.


3

Aleviler neden iftiraya uğradı?

Alevi toplulukları üzerinde her yüzyılda baskılar uygulanmış, kitle halinde öldürülmüşlerdir. Kadın erkek eşitliğine inanmaları, kadınlarını peçe altında saklamamaları da çeşitli iftiralarla karşılaşmalarına neden olmuştur. Oysa Alevi ahlakının temel ilkesi; eline, diline, beline sahip olmaktır.

Anadolu Aleviliği’nin kurucusu olarak Hacı Bektaş gösterilir. Her yıl Ağustos ayında 500 bin kişinin anmaya gittiği bu bilge adamı anlatan efsaneler, onun Anadolu’ya bir güvercin kılığında geldiğini anlatır. Burada hem Şaman inancındaki kutsal kuş motifine hem de barış temasına gönderme yapılmaktadır.

Efsanedeki barış vurgusu, kuşku götürmeyecek kadar açıktır. Çünkü güvercin kılığındaki Hacı Bektaş, bugün kendi adını taşıyan kasabanın üstüne geldiğinde, yerdeki bir kadın “üstlerinden bir er geçtiği”ni söyler. Bunun üzerine şahin kılığına giren Kara Donlu Can Baba adlı kişi güvercinin peşine düşer. Güvercin silkinerek insan olur ve şahini boğazından kavrar.

Şahin, “İnsan insana zulmeder mi?” diye sorar. Hacı Bektaş’ın ona verdiği cevap, efsanenin amacını açıklar niteliktedir.

Der ki: “Ben Anadolu’ya gelirken, bulabildiğim en masum yaratığın kılığına girdim. Güvercinden daha masumunu bulsaydım o kılığa girerdim.”

Dostluk, komşuluk temaları...

Aleviler’in yarattığı güçlü edebiyat içinde yer alan bütün efsaneler, şiirler ve özlü sözler, barış, masumiyet, dostluk, şiddet karşıtlığı, komşuluk, eşitlik, sevgi temalarını işlemektedir.

Şimdi kısaca Aleviliğin temel inancına bakalım. Konumuz teoloji olmadığı için, üzerinde çok çalışılmış olan inanç konularına derinlemesine girmeyecek ve sadece özetlemekle yetineceğim. Alevi inanç felsefesinin en önemli ilkesi “oluşum”dur. Tanrı‘nın ilk biçimi, (Budizmde olduğu gibi) insanlar tarafından tasarlanamayacak bir özdeşliğe sahiptir. Tanrı çeşitli evreler geçirmiştir ve (Hegelci mantıkta olduğu gibi) kendine yabancılaşarak evrende, doğa ve insan biçiminde tezahür etmiştir. İnsan olmadan, Tanrı’nın olması mümkün değildir.

Bu yüzden insan, Tanrı’nın bir yaratısı, Tanrı’nın yeryüzündeki belirtisi ve dolayısıyla Tanrı’nın kendisidir. Ademin yeryüzüne sürülüşü bir cezadan çok terfi anlamı taşır, çünkü dünyada bir bedene sahip olmuştur. Alevi araştırmacısı Anton Josef Dierl bunu şöyle yorumlamaktadır:

“Düşünen insanda Tanrı, bu evrendeki kendi bilincine varır. Bu nedenle insan, daha doğrusu kamil insan yeryüzündeki gerçek Tanrı’dır.

Kamil insan, sıradan insanların uyması gereken kuralları belirleme hakkına sahiptir. İnsan, ruhsal varlığı ile meleklerden daha aşağı bir kademededir.

Ama bu ruhsal varlık, çok değerli olan insan bedeniyle birleşince bir melekten daha yüksek düşünme kapasitesine sahip olabilir. Bu yeteneğe ulaşmış olan insanlar kamil insan mertebesine yükselir. Bütün bu nedenlerle insan bedeni, cinsellik ve sanat Aleviliğin mutlak olarak olumladığı değerlerdir.”

Genç Abdal şiirinde diyor ki:

“Tanrı’yı sevenler Tanrı ile beraberdir, onlar Tanrı’nın içindedir, onlar tanrıdır.”

Bu tip düşüncelerin, Ortodoks İslam sayılan Sünni mezhebi üyelerini çok kızdırdığı kolayca anlaşılabilir.

Bu düşünceleri taşıyan şair Nesimi, 1714’de Halep’te derisi yüzülerek öldürülmüştür.

Alevi toplulukları üzerinde her yüzyılda çok büyük baskılar uygulanmış, kitle halinde öldürülmüşlerdir. Kadın erkek eşitliğine inanmaları, kadınlarını çarşaf ve peçe altında saklamamaları da çeşitli iftiralarla karşılaşmalarına neden olmuştur. Anadolu’daki Sünni Müslümanlar Aleviler’i ahlaksızlıkla, ensest ilişkilerle suçlamışlar ve bu söylentiler Alevilik karşıtı bir propagandanın aracı olarak kullanmışlardır. Oysa Alevi ahlakının temel ilkesi; “eline, diline, beline sahip olmak”tır.

Bu ilkeler elle yapılacak hırsızlık, dövme gibi kötülüklerden uzak durma, dille hakaret edip yalan söylememe ve cinsel olarak tecavüzde bulanmama anlamına gelir. Aslında bu üç kural da Aleviliğin kökleri hakkında bilgi vermektedir bizlere. Prof. Irene Melikoff bu üç kuralı eski Mani dinine bağlar.

Ağzın, elin ve kalbin mühürleri vardır, Mani inancında. 8. Yüzyıl’da Mani dinine sahip Uygur metinleri bu kuralı “üç damga” olarak adlandırıyor.

Orhun yazıtlarında şöyle deniliyor:

“Bugüne kadar etle beslenen halk , bundan böyle pirinçle beslenecek; öldürmenin kınandığı ülke, iyilik öğütlenen ülke olacak.”

Dünün özeti

Anadolu Aleviliği 11. Yüzyıl’da ortaya çıkmış ve 13. Yüzyıl’da gelişmiştir. Bu dini akımın doğuşu ve yayılışındaki en büyük etken Horasan’dan Anadolu’ya geçen gezici dervişler olmuştur. Bu gezici dervişlere Türkistan Erenleri, Horasan Erenleri ve Rum Erenleri denilmektedir. Türkistan Orta Asya’da, Horasan İran’dadır. Rum deyimi ise Anadolu’yu, yani Doğu Roma topraklarını anlatmak için kullanılmaktadır. Bu erenlerin en önemli pirlerinden birisi Ahmed-i Yesevi’dir. “Türkistan’ın doksandokuz bin pirinin piri” denilen Ahmed-i Yesevi’ye, Horasan’daki yetmiş yedi bin pirin de bağlı olduğu Vilayetname gibi kaynaklarda yazılıdır.

Hümanist ögelerle İslamı karıştırarak, Ortodoks İslam anlayışının dışında bir akın geliştiren Ahmed-i Yesevi, yetiştirdiği öğrencileri, bu anlayışı yaymak üzere çeşitli ülkelere gönderiyordu. Yesevi düşüncesi, bu gezici dervişler yoluyla Anadolu ve Balkanlara yayıldı. Yesevi’nin öğrencilerinden Hacı Bektaş, Orta Anadolu’ya bugün Hacı Bektaş kasabası olan Suluca Kara höyük’e geldi. Otman Dede ve Baba İshak Amasya’ya Sarı Saltık Bulgaristan’a Dede Kargın Antalya’ya yerleşerek öğretiyi yaymaya başladı.

Yedi yüz yıl geçmesine rağmen Yugoslavya’da, Arnavutluk’ta, Bulgaristan’da büyük Alevi kitlesinin yaşamakta oluşu ve Anadolu’da 23 milyon Alevi’nin varlığı bu etkinin gücü hakkında bir fikir verebilir sanırım...


4

Aleviler, çağdaş yaşamı destekledi

Aleviler Kurtuluş Savaşını'da Cumhuriyeti de destekledi. Anadolu’da bir direniş hareketi öğütleyen Mustafa Kemal Atatürk, Hacı Bektaş’a vekalet eden manevi liderden destek aldı. Cumhuriyet döneminde Aleviler, laikliğin, Atatürk reformlarının, kadın haklarının, çağdaş yaşam biçiminin ve daha sonra da sosyal demokrat hareketlerin yanında yer aldı

ALEVİLERİN toplu ibadetlerine ‘cem ayini’ denilmektedir. Bu törenlerde insanlar birbirlerinin yüzlerini görecek biçimde, daireler oluşturarak otururlar. Camide namaz kılan Müslümanların birbirinin arkasına sıralanması ve önündekinin sırtını görmesi Alevi anlayışına uygun değildir. Bu yüzden kutsal sayılan kadın ve erkek yüzleri birbirini görebilmelidir. Cem töreni dini lider ‘dede’ tarafından yönetilir. Dedeler genellikle saz çalarlar. Saz Türklerin Orta Asya’dan getirdikleri ‘kopuz’ denilen çalgının gelişmiş biçimidir. Uzun saplı bir telli enstrümandır. Bu çalgı eşliğinde eski ozanların şiirleri seslendirilir, Muhammed’e, Ali’ye ve 12 İmam’a dua edilir, topluma öğütler verilir. Törenin belli bir bölümünde kadın ve erkekler birlikte ‘semah’ denilen dansı yaparlar. Bu dans, turna kuşunun hareketlerini andırması bakımından ilginçtir. Alevilikteki ruhun göçü ve başka bedene girmesi ‘reenkarnasyon’ inancına göre bu ruhları taşıyan kuş, turnadır. Turna bir çeşit kutsal kuştur. Çünkü en yükseklerde uçar ve ruh göçünün taşıyıcılığını yapar. Turna Semahı da bunu anlatan bir rakstır. Cem törenlerinden bazılarında ben de bulundum. Özellikle Doğu Anadolu’daki Keşiş Dağları doruklarında, modern dünyayla pek az ilişkisi olan karlarla kaplı Hınzoru köyündeki cem töreni, geçmiş yüzyıllardan bu yana pek az değişiklik göstermiş olabilir. Cemin en ilginç bölümlerinden birisi ‘özünü dara çekmek’ (kendini dar ağacına asmak) olarak adlandırılan öz eleştiri töreniydi. Suç işlemiş bir kişi toplumun önüne çıkarak bu suçunu itiraf ediyor ve sonra dede tarafından kendisine bir ceza veriliyordu. Kiliselerdeki günah çıkarmayı hatırlatan bu gelenek, her bireyin kendi kendisiyle hesaplaşması sonucunu doğuruyordu. Verilen cezalar genellikle toplum yararına yiyecek temini gibi cezalardı. Daha önce de belirttiğim gibi insan öldürme ve cinsel suçlar kesinlikle bağışlanmıyor o kişi toplum dışı olarak ilan ediliyordu. Cemin bir başka bölümünde birbiriyle çözemedikleri sorunları olanlar, bu sorunları dedenin ve toplumun önüne taşıyorlardı. Birbirleri aleyhinde yaptıkları şikayetler, köyün tanıklığı ve dedenin kararıyla çözümleniyordu. Alevi inancının en önemli kurumlarından birisi “müsahip” geleneğidir. İki insan birbirinin müsahibi olunca, ölene kadar bir çok yükümlülükler üstlenir. Müsahip kurumu insanlar arasındaki arkadaşlığı pekiştiren ve toplumda dayanışmayı artıran bir işleve sahiptir. Fransa Bilimsel Araştırmalar Merkezi’nden antropolog Altan Gökalp, bu kurumu Fransız İhtilali’nden Saint Juste’ün oluşturduğu mahalle dayanışması fikrine benzetmektedir. Anadolu Aleviliği Ali ve onun soyundan gelenleri kutsal sayar. Bu yüzden çoğu zaman İran’daki Ali taraftarı Şii’lerle karıştırılırlar. Oysa Alevilik, Şiilik’ten çok farklı bir şeydir. İran’daki Şii yönetiminin katı din kurallarına sahip olduğunu ve camilerde namaz kılmak gibi dini ibadete çok bağlı bulunduğunu, kadınların kapalı gezdiğini ve alkol kullanmanın yasak edildiğini biliyoruz. Oysa daha önce de belirttiğimiz gibi Alevilerde bunların hiçbiri yoktur. Aleviler öncelikle kutsal kitap Kuran’ın bugünkü biçimine inanmazlar. Onlara göre, içinde çokça Ali’den bahsedilen gerçek Kuran yazılmamış, daha sonra da üçüncü halife Osman tarafından yazılan Kuran ise Muhammet ve Ali düşmanlarının istedikleri gibi manipüle edilmiş, bir çok yeri değiştirilmiştir.

13 Yüzyıl’daki mucize

Bu anlayışların neden merkezi Osmanlı idaresi tarafından hoş görülemediği kolayca anlaşılabilir. Çünkü Osmanlı sultanları, çok geniş bir alana yayılan imparatorluğu yönetebilmek için katı din kuralları olan ve bir nevi İslam Ortodoksluğu sayılan Sünni mezhebini tercih etmişlerdir. 13. Yüzyıl sonunda imparatorluğu kuran Sultan Osman ve Orhan’ın Alevi-Bektaşi inancına yakınlığı ve Yeniçeri Ordusu’nun Hacı Bektaş’a bağlı olması bu gerçeği değiştirmemiştir. Özellikle 16. Yüzyıl başlarında İran’da yönetimi ele alan Türk asıllı Şah İsmail’in Anadolu Alevileri arasında çok sayıda taraftar toplaması, padişah Yavuz Sultan Selim’i çok rahatsız etti ve İran-Osmanlı savaşı öncesinde Anadolu’da çok büyük bir Alevi katliamı yaşandı. Hayatta kalanlar dağlara çekilip, saklanarak ibadet ve yaşamlarını sürdürmek zorunda kaldılar. Bu savaşı Osmanlıların kazanması da Alevi inancının bir yönetim biçimi haline gelmesini engelledi. Yüzyıllarca baskı altında kalan Alevi-Bektaşi anlayışı, 20. Yüzyıl başlarında Jön Türk hareketinin kendilerine ilgi duymasıyla tekrar gün ışığına çıktı. Ve Anadolu’da bir direniş hareketi öğütleyen Atatürk, Hacı Bektaş’a vekalet eden manevi liderden destek aldı. Cumhuriyet döneminde Aleviler, laikliğin , Atatürk reformlarının, kadın haklarının, çağdaş yaşam biçiminin ve sonra da sosyal demokrat hareketlerin yanında yer aldılar. Mevlana’yı, Hacı Bektaş’ı, öğrenciler aracılığıyla Anadolu’yu çok etkilemiş olan Ahmed-i Yesevi’yi, Tapduk Emre’yi, Şeyh Edbali’şi, Ahi Evran’ı düşünün. Biz 13. Yüzyıl’da bir mucize yaşadık. Ne yazık ki bu mucize 21. Yüzyıl Türkiyesi’ni yeteri kadar aydınlatmıyor. Çünkü gözlerimizi kapatıyoruz.


Sevgili dostlar,

Konferans metnine gösterdiğiniz ilgiye teşekkür ederim. Bazı okur mesajları dolayısıyla açıklama yapmak gerektiğini düşünüyorum.

1- Bir okurumuzun belirttiği gibi Hacı Bektaş, Ahmed-i Yesevi’nin doğrudan öğrencisi değil, o yolun, o öğretinin takipçisidir. Konuşmanın aslı İngilizce olduğu ve Türkçe’ye çevrildiği için, ‘öğrenci’ ‘o yolun öğrencisi’ anlamında kullanılmıştır.

2- Bu bilgelerin genel kaynağı Batınilik’tir.

3- Bir okurumuz Şah İsmail’in şiirinin bugünün Türkçesine çevrildiğini sanmış. Yayınladığımız dizeler şiirin orijinalidir. Çünkü Şah İsmail, Hatayi mahlasıyla ve Anadolu Türkçesiyle yazmaktadır. Bir başka şiirinde şöyle der:
Hatayim gördüm düşümde
Hiç hata yoktur işimde
Baykuş mezarım başında
Dertli dertli öter birgün

4- Bu konferansı yayınlamamızın nedeni mezhep kavgalarını alevlendirmek değil, tam tersine Sünni, Alevi ya da başka inanca mensup bütün yurttaşlarımıza, Anadolu’da bir zamanlar yaşanmış olan Hacı Bektaş-ı Veli, Mevlânâ Celaleddin-i Rumi, Yunus Emre, Ahi Evran, Şeyh Edebali döneminin, kardeşlik ve insanlık duygularını hatırlatmaktır. Mesele suç işleyerek, adam öldürerek ya da bunları teşvik ederek, iftiralar atarak, şiddete başvurarak ‘şu veya bu’ olmak değil, her şeyden önce temiz, ahlaklı bir insan olmaktır.

5- Bazı okurlarımızın, konferans metninin tamamını okumadan, sadece o gün gördükleri yazıya dayanarak yorum yaptığı belli oluyor. Oysa konuşmanın tamamında bir mantık silsilesi vardır. Zahmet edip bütününü okurlarsa memnun olurum.

Zülfü Livaneli’nin Alevilik Konusundaki Yazı Dizisi üzerine.

Sanatçı Zülfü Livaneli’nin Vatan gazetesinde yayınlanan ‘Anadolu İslamı ve Alevilik’ adlı yazı dizisi, Aleviler ve Alevilik açısından düşündürücü ve irdelenmeye muhtaçtır.

Yazar, “Alevilik konusunda kulaktan dolma bilgilerle konuşanlara” üzüldüğünü belirterek meydan okuyucu bir tavır sergilemeyi ihmal etmiyor. Oysa yazı dizisinde sunduğu bilgiler çok önemli yanlışlar içeriyor. Şimdi bu yanlışları madde madde sunalım:

1- Sayın Livaneli, Alevi coğrafyasından haberdar değildir. O kadar ki, Alevilerin yalnızca Anadolu ve Balkanlarda yaşadığını sanmaktadır. Oysa Alevi coğrafyası bundan çok daha geniştir. İran, Irak, Suriye, Lübnan gibi ülkelerde yaşayan milyonlarca Alevi vardır. Hele hele Livaneli’nin İran’daki 8-12 milyonluk Alevi kitleden ve Suriye’de iktidarda bulunan Alevilerden haberdar olmaması büyük bir eksikliktir. Hemen belirtelim ki, İran’daki Şiilerden söz etmiyorum, dede ocaklarıyla, cemiyle, musahipliğiyle yaşayan ve cemhanelerde ibadet eden Alevilerden söz ediyorum. (Mürşit dede ocağı Sultan Sahak’tır. Pir dede ocakları ise Baba İsevi, Hamuşi, İbrahimi, Mustafai, Ahmet Miresüri, Ateşbegi’dir.) Suriye’deki Aleviler yine bir şeyh (dede) grubuna bağlı taliplerden oluşan; yola giriş töreni, musahipliği (em-i Seyyid), Hızır orucu ve inancı gibi Aleviliğin ana kriterlerine uyan topluluklardır. Bilindiği gibi bunların bir bölümü de ülkemizdedir ve dış gruplar bunları Nusayri adıyla anmaktadır. Kendileri ise Alevi terimini kullanmaktadır.)

Kısacası, Alevilerin coğrafyasından bile haberdar olmayan Livaneli’nin Alevilik hakkında yazdıkları da buna paralel olarak eksik ve yanlış olacaktır.

2-Sayın Zülfü Livaneli, Alevi toplulukların etnik kökenlerinden de pek haberdar değildir. Alevileri, Türklerden ibaret sanmaktadır. Oysa, Balkanlardan Basra körfezine kadar uzanan coğrafyada yaşayan Aleviler, Kürt, Arap, Türk, Rom, Arnavut, Fars gibi etnisitelere mensuptur. Alevi nüfusun tümü dikkate alındığında Türkler bir azınlık durumunda kalmaktadır. İran’da yaşayan Aleviler, Türk, Kürt, Rom ve Fars;
Irak’ta yaşayan Aleviler Kürt ve Türk;
Suriye, Lübnan ve Ürdün’de yaşayan Aleviler Arap (Suriye’de çok az olsa da Türk ve Kürt Aleviler de vardır);
Türkiye’de yaşayan Aleviler Kürt, Türk, Arap ve Rom (Yaygın kanının tersine, Türkiye’deki Alevilerin çoğunluğu Kürt’tür.)
Balkanlarda yaşayanlar Arnavut ve Türk’tür.

Bu bilgilere ek olarak Aleviliğin diline bakıldığında durum şöyledir: İran ve Irak’taki yazılı metinler Kürtçe (Gurani lehçesinde); Türkiye’dekiler Türkçe; Suriye, Türkiye, Lübnan ve Ürdün’deki Arap Alevilerde ise Arapça’dır. Dolaysıyla ‘Aleviliğin dili Türkçe’dir’ gibi bir ifade de tümüyle yanlıştır. Kendisi de bir müzisyen olan ve zaman zaman Alevi deyişleri söyleyen Livaneli’nin, İran ve Irak’taki kelamlardan haberdar olmaması da ayrı bir eksikliktir. Ayrıca belirtmek gerekir ki, Türkiye’deki Alevilerin (Araplar hariç) kullandığı terminolojide Arapça, % 63 gibi tartışmasız bir üstünlüğe sahiptir. Kürtçe-Farsça % 22, Türkçe ise % 13 oranındadır. (% 2 terimin etimolojik kökeni tartışmalıdır.)

3-Sayın Livaneli, Sünni inancındaki Hoca Ahmed Yesevi’yi, Hacı Bektaş’ın hocası olarak sunmaktadır ki bu, başlı başına bir şehir efsanesidir.
a- Hacı Bektaş bir dededir. Alevilikte ders alınarak dede olunmaz, soydan gelmek şarttır.
b- Hoca Ahmed Yesevi’nin hocası Yusuf Hemedani’nin Sünniliği gayet açıktır.
c- Hoca Ahmed Yesevi, Hacı Bektaş’ın doğumundan en az 50 yıl önce ölmüştür.
d- Hoca Ahmed Yesevi, şeceresini Ebu Bekir’e bağlar ki, Aleviler açısından bu, kabul edilemez bir durumdur.
e- Hoca Ahmed Yesevi, şiirlerinde Ebu Bekir, Ömer ve Osman’ı övmektedir ki bu da Aleviler açısından kabul edilemez bir durumdur.
f- Hoca Ahmed Yesevi’nin yaşadığı coğrafyada ne geçmişte ne de günümüzde Alevi nüfusun varlığından söz edilemez.
g- Alevi deyişlerinde menakıbnamelerinde Hoca Ahmed Yesevi’nin adı geçmez.
h- Sayın Livaneli’nin iddiasına göre Hacı Bektaş’tan daha önemli bir kişilik olan Hoca Ahmed Yesevi’nin adı Alevilerin temel ibadet formu olan cemde geçmez.
i- Hacı Bektaş bir dede ocağı kurucusudur. Hoca Ahmed Yesevi, dede ocağı kurucusu değildir, zaten dede değildir.

Peki Hoca Ahmed Yesevi-Hacı Bektaş efsanesinin dayanağı nedir? Bu ilişkiye yer veren tek bir eser vardır, Hacı Bektaş Vilayetnamesi. Vilayetnamenin yazarı Uzun Firdevsi İranlı bir Sünni olup Osmanlı sarayında tarihçidir. Eserini Hacı Bektaş’ın ölümünden 210 yıl sonra kaleme almıştır. Oysa Hacı Bektaş Vilayetnamesinden önce yazılan Hacım Sultan Vilayetnamesinde Hoca Ahmed Yesevi’nin adı geçmez. Bilindiği gibi Hacım Sultan, Hacı Bektaş’ın baş halifesidir. Öteki menakıbnamelerde de böyle bir ilişkiden söz edilmez.

Ayrıca Hacı Bektaş, Türk, Kürt, Arap gibi ırklardan hiç söz etmemiştir. Şeceresine göre o, Musa Kazım soyundandır.

Tüm bunlara bakarak, Hacı Bektaş ile Hoca Ahmed Yesevi arasında bir ilişkiden söz etmek mümkün değildir. Ayrıca Hacı Bektaş’ın Nişabur, İran-Afganistan Horasanı gibi yörelerle bağlantısından da söz edilemez. Onun asıl adı Muhammed’dir, Hacı Bektaş, ‘Bektaş topluluğunun hacısı’ anlamında sosyal bir addır. Bektaş topluluğunun bilinen ilk yurdu Urfa ve Mardin’dir.

4- Sayı Livaneli, Alevi erenlerin coğrafyasını da yanlış sunmaktadır. Dede Garkın’ın Antalya’ya, Otman Baba ve Baba İshak’ın Amasya’ya yerleştiğini yazmaktadır ki, tümüyle yanlıştır.

Garkın aşiretinin dedesi olan Dede Garkın (asıl adı Numan), Mardin’in Derik ilçesinin Dedeköy (köyün eski adı Dedegarkın’dır) köyünde yaşamıştır ve türbesi de oradadır.

Dede Garkın’ın halifesi olan Baba İshak, Mardin’den hareket ederek Konya sultanlığı ordusuyla defalarca çarpışmış ve Kırşehir yakınındaki Malya ovasında şehit olmuştur.

Otman Baba, Trakya’da yaşamıştır, Amasya’da değil.

Sayın Livaneli, Samsat’ta Bogomillerin yaşadığını iddia etmektedir ki, tümüyle yanlıştır. Bogomiller, Balkanlarda yaşamış Hıristiyan-Düalist bir topluluktur. Ayrıca, sözü edilen Samsat, Adıyaman-Samsat değil, Elazığ’ın doğusundaki Ermenistan Samasota’sıdır.

Bunlar, Sayın Livaneli’nin düştüğü maddi hatalardır. İşin başka bir boyutu, Livaneli’nin, Aleviliğin temel kurumu olan dede ocaklarından haberdar olmamasıdır. Bu o kadar vahim bir eksikliktir ki, Alevi denen kişi bir dede ocağında yer alan ya bir dede ya da bir taliptir. Yalnızca Hacı Bektaş’tan söz etmesi, Hacı Bektaş’la denk olan Baba Mansur, Avuçan, Sultan Sahak gibi mürşitlerden söz etmemesi, Alevi erenlerin ve toplulukların önemli bölümünü kapsam dışında bırakmaktadır.

Sayın Livaneli, Şamanizm, Zerdüştizm, Mazdekizm gibi oluşumları Alevilikle ilişkilendirmeye çalışmaktadır. Oysa Aleviliğin bu yapılarla bir ilgisinden söz edilemez. Ne Şamanın, ne Zerdüşt vb. din adamlarının Alevi dedeleriyle bir benzerliği ve ilgisi yoktur. Dede, talipleri görgüden ve sorgudan geçiren görevlidir.

Kısacası, Sayın Livaneli’nin Alevilikle ilgili yazı dizisi baştan sona birçok yanlışları içeren, genel çerçevesi Alevilikle örtüşmeyen iddialardan ibaret bir yazı dizisidir. Sayın Livaneli ile Alevilik konusunu istediği ortamda, örneğin bir Tv kanalında tartışmaya hazırım.

Rakamlarla Çarpıcı Türkiye Gerçekleri.

Yazan: Can Dündar. 21.06.2007 tarihli, Sayıyla Kendine Gelmek adlı yazısı.

NTV'deki "Neden" programında "Aleviler ve Siyaset"i tartıştık. Açılışta Alevi-Bektaşi Federasyonu Genel Sekreteri Turan Eser'e sordum: "Neden her seçim öncesi 'Sünniler ve Siyaset' değil de 'Aleviler ve Siyaset' tartışılır?" Eser, rakamlarla yanıtladı bu soruyu...Verdiği rakamlar, tartışmaya yer bırakmayacak kadar net bir tablo sergiliyordu. Bu rakamları yorumsuz olarak sizlerle paylaşmak istiyorum:
* * *
Türkiye'de kaç okul var?
67 bin...
Kaç hastane var?
1220...
Kaç sağlık ocağı var:
6 bin 300...
Peki kaç cami var?
85 bin...
Her 60 bin kişiye 1 hastane düşerken, 350 kişiye 1 cami düşüyor.
Peki kaç kilise var?
270...
Kaç cemevi var?
100.
* * *
Türkiye'de kaç doktor var?
77 bin...
Peki kaç din görevlisi var?
90 bin...
Türkiye'de her 900 kişiye bir doktor düşerken, her 780 kişiye bir din görevlisi düşüyor.
Eğitim-Sen'e göre Türkiye'nin 200 bin öğretmen açığı var.
* * *
Türkiye'de kaç kütüphane var?
1435...
Almanya'da kaç kütüphane var?
11 bin...
Türkiye'nin kaç kentinde devlet tiyatrosu var?
13...
Kaç kentte kuran kursu var?
81...
Bu kursların toplam sayısı kaç?
3852...
* * *
Türkiye'de 1 opera derneği var; 11 bale, 10 heykel, 18 resim, 18 sinema, 38 tiyatro derneği var.
Peki kaç tane "cami yaptırma derneği" var?
35 bin...
* * *
İçişleri Bakanlığı'nın bütçesi ne kadar?
783 trilyon...
Ulaştırma Bakanlığı'nın?
678 trilyon...
Bayındırlık ve İskân Bakanlığı'nın?
677 trilyon...
Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın?
632 trilyon...
Sanayi ve Ticaret Bakanlığı'nın?
280 trilyon...
Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı'nın?
249 trilyon...
Çevre ve Orman Bakanlığı'nın?
404 trilyon...
Sadece Sünnileri temsil eden Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bütçesi ne kadar?
1.3 katrilyon...
8 bakanlığın bütçesi kadar...
22 üniversitenin toplam bütçesine denk...
* * *
Diyanet İşleri Başkanlığı bütçesinin yıldan yıla büyümesine bakalım:
1997'de 66 trilyon.
1998'de 119...
1999'da 180...
2000'de 270...
2001'de 302...
2002'de 553...
2003'te 771...
2004'te 1 katrilyon...
2005'te 1 katrilyon...
2006'da 1,3 katrilyon...
2007'de 1.7 katrilyon...
* * *
Bir ülke, Diyanet'e, bütün üniversitelerine ayırdığı bütçe kadar pay ayırıyor ve bunu son bir yılda ikiye katlıyorsa, doktordan, öğretmenden fazla imam yetiştiriyorsa, hastane değil cami yaptırıyor, kütüphaneden çok Kuran kursu açıyorsa, o ülkenin durup bir daha düşünmesi gerekmez mi?


İAKM ve Cemevi Notu: Yazıda belirtilen 90 bin din görevlisine - Diyanet İşleri Başkanlığı dışında - çeşitli kamu kurum ve kuruluşlarındaki din görevlileri ve ilkokullar, liseler ve üniversitelerdeki din dersi öğretmenleri dahil değildir. Olayın vehametini ve devlet eliyle ulaştırıldığı boyutu siz sayın okurlarımızın yorumlarına bırakıyoruz.

 

Almanya’da Yaşayan Aleviler’e Dair Bir Raporu Britanya’dan Okumak.

Yazan: Besim Can ZIRH. UCL – Antropoloji Bölümü Doktora Öğrencisi.

Giriş: Uluslararası Raporlar ve Aleviler.

Aleviliğin inançsal ve kültürel devamlılığının müstakil bir kimlik olarak tanınmasıyla mümkün olacağı tezinden hareketle yola çıkan Alevi Hareketi için uluslararası zeminde bilinir olmak amaçlarını gerçekleştirmek açısından önemli bir araç ola gelmiştir. Almanya Federasyonu’nun çalışmalarıyla Türkiye’nin “Alevi Sorunu” Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşınmış ve bu çalışmalara koşut olarak Aleviler, 1998 yılından bu yana hem Avrupa Birliği hem de Amerikan Kongresi’nin Türkiye ile ilgili hazırladığı raporlarda temel talepleri ekseninde yer bulabilmiştir. Kuşkusu Alevilerin anavatanlarında açılımların gündemine alınmasında Alevilik Sorunu’nun uluslararası raporlarda temsil ediliyor olmasının önemli bir payı vardır.

Almanya’da “cemaat” olarak tanımlanan inanç topluluklarının düzenleyeceği inanç derslerinin kamu okullarında okutulmasına ilişkin tartışmaların başladığı 2000’li yılların başında Alevilik farklı bir gündem oluşturdu. Federasyon’nun bu dersleri vermeye yetkili bir kurum olup olmadığına ilişkin başlayan süreç, 2004 yılında iki ayrı bilirkişi raporuyla AABF lehine sonuçlandı. Bu raporlarda Alevilik İslam’dan olan farkları gözetilerek ayrı bir müfredat gerektiren bir inanç, Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu ise bu dersleri vermeye yetkili bir inanç kurumu olarak tariflenmişti. Bu raporlarla birlikte bugün Alevilik Almanya’da 140 yerel derneğin çatısını oluşturan Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun temsil ettiği müstakil bir inanç olarak tanınmaktadır.

 

Bir inanç-kültür olarak kök aldığı topraklarda hukuki ve tüzel konumu belirsiz olan Aleviliğin göç ettiği bir ülkede İslam içinde müstesna bir kimlikle tanınmış olması elbetteki hem Aleviler hem de Türkiye açısından önemli bir durumdur.

 

Almanya’da Müslüman Yaşamı ve "Müslüman Göçmen" olarak Aleviler.

 

Federal Almanya Göç ve İlticacı Ofisi’nin 2009 yılında yayınladığı “Almanya’da Müslüman Yaşamı” (Muslimisches Leben in Deutschland) başlıklı rapor bu konularda bir çok açıdan ilklere işaret ediyor. Raporun temelini oluşturan araştırma 49 ülkeden 6,004 kişiyi doğrudan, aynı hanede yaşıyor olmaları üzerinden ise 17,000 kişiyi dolaylı olarak kapsıyor.

 

İlk defa bu kapsamda hazırlanan bir rapor Alman İslam Konferansı (AIK) (Deutsche Islam Konferenz) adına yayınlamış. Almanya’da yaşayan Müslümanlar ile Alman devleti arasındaki diyaloğun ulusal çerçevesini oluşturmak ve eş güdümü sağlamak üzere 27 Eylül 2006 tarihinde Berlin’de kurulan AIK böylece ciddi bir işlevsellik kazanmış oluyor. Diğer bir deyiş ile Almanlar Müslüman göçmenlere ilişkin kendi açılımlarını bu rapor ile somutlaştırmış oluyor. Almanya’da yaşayan Müslümanları kapsayan raporda Alevilerin kendi başına bir inanç grubu olarak ele alınması ve Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu’nun (AABF) bu toplumun temsilcisi olarak kabul ediliyor olması ise bir diğer önemli ilk.

 

Bu yazının amacı Alman resmi kurumlarınca hazırlanan bu rapor çerçevesinden Alevilerin Almanya’da kazanmış oldukları konuma bakmak olacaktır. Aleviler ilk defa bu ölçekli bir raporun aynasında kendilerine bakma şansına sahipler. Bugüne değin Alevi hareketinin sezgisel olarak dile getirdiği bazı iddialar raporla birlikte doğrulanmış oldu. Fakat, diğer yandan raporda Aleviler açısından dikkatlice bakılması gereken bazı noktalar da mevcut.

 

Almanya Toplumunun Bir Bileşeni Olarak (Göçmen-)Müslümanlar.

 

Rapor Almanya’da yaşayan “Müslüman” toplumun çeşitli ve önemli farklılıklar barından karma bir toplum olduğuna işaret ederek başlıyor. “Müslüman” kategorisi Almanya’da yaşayan sayıları 3,8 ila 4,3 milyon arasında değiştiği tahmin edilen ve 46 ülkeden gelen göçmen kökenli toplumların tümü kapsayacak bir biçimde kullanılıyor. Almanya’da genel Müslüman nüfusun %63’ne tekabül eden 2,5 ile 2,7 milyon kişinin Türkiyeli olduğu belirtiliyor. Almanya’da genel Müslüman nüfusun %63’ne tekabül eden 2,5 ile 2,7 milyon kişinin Türkiyeli olduğu, %14’ne tekabül eden ortalama 500 bin kişinin ise Güneydoğu Avrupa kökenli olduğu saptanmış. Üçüncü büyük grup ise 350,000 nüfus ile Orta Doğu’dan gelen Müslümanlar oluşturmakta (%8).

 

Rapor ayrıca “belirtilen ülkelerden gelen göçmenlerin azımsanmayacak bir oranı Müslüman değildir” diyerek “Müslüman” kategorisi içindeki gizil “dini azınlıklar”a (dass religiöse Minderheiten) işaret ederken genel Müslüman kategorisinin bileşenlerini tanımlamak için ise Sünni, Alevi ve Şii alt-kimliklerden faydalanıyor. Bu kategorileri “mezhepsel grup” (en. denominational group / de. konfessionelle Gruppe) tanımlanıyor (2009: 13). Almanya’da yaşayan Müslüman toplulukların mezhepsel dağılımı şu şekilde belirtiliyor: Sünniler (die Sunniten): %74.1, Aleviler (die Aleviten): %12.7, Şiiler (die Schiiten): %7.1 (s. 128, s. 92-93).

 

Almanya’da yaşayan Müslümanların Örgütlenmeye İlişkin Tutumları.

 

Rapora göre Almanya’da yaşayan Müslümanların sadece %20’si dini bir dernek ya da cemaate üyedir. Mezhepler bazında baktığımız da ise Sünnilerin %22’sine karşın Alevi ve Şiilerin sadece %10’u kendilerine yakın buldukları bir kurumda örgütlenmiş bulunuyor. Ahmediler ve Ebadiler gibi daha küçük ölçekli mezheplere baktığımızda ise bu oran %29’a çıkıyor (s. 14). Bu çeşitliliği temsil etmek için AİK’ya geniş bir yelpazeden farklı dini dernek ve cemaatler davet edilmiş olduğu belirtiliyor.

 

Diğer yandan, Rapor haklı olarak bilinilirlilik (bir kurumu tanıyor olmak) ile temsiliyet (o kurumu kendini temsil eder kabul etmek) arasında bir ayrım yapıyor (s. 16-17). Bilinilirlik açısından baktığımızda, DİTİB %44 gibi bir yüzdeyle Müslüman toplumlar arasında en çok bilinen kurum olarak karşımıza çıkıyor. Türkiyeli göçmenler özelinde ise bu oran %59’a yükseliyor. DİTİB’i takiben ikinci sırada %25’lik bir yüzde ile İslam Kültür Merkezleri Birliği ve Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu geliyor.

 

Rapor kapsamında görüşülen ve genel Müslüman kategorisi içinde değerlendirilen katılımcıların sadece %16’sı DİTİB’in kendilerini temsil eden bir kurum olduğunu belirtilirken bu oran Türkiyeli göçmenler özelinde %23’e yükseliyor. Yine genel Müslüman kategorisi açısından baktığımızda ise AABF %19’lük bir oranla ilk sıraya oturuyor. Diğer bir deyişle, Almanya’da yaşayan genel Müslüman kategorisi açısından düşündüğümüzde AABF Almanya’da Müslüman toplumlar nazarında en yüksek temsiliyet gücüne sahip olan kurum olarak karşımıza çıkmaktadır. Türkiye’li göçmenler özelinde ise bu temsiliyet gücü ikinci sırada yer alır.

 

Diğer yandan, AABF genel Müslüman kategorisi içinde %26.8’lık bilinilirlilik oranıyla ikinci sırada yer alırken Aleviler arasında ise %76 gibi bir yüzde ile kendi mezhebi içinde bilinilirliği en yüksek kurum olarak karşımıza çıkıyor (s. 165-166). Katılımcılar arasında dini örgütlenmelere etkin katılım konusunda Diğer Müslümanlar %23.0 gibi bir oranda birinci sıraya yerleşirken Sünniler %13.3, Şiiler %11.5 ve Aleviler ise %6.9 gibi bir oranda müspet cevap vermişlerdir (s. 164). Bahsi geçen kurumların Almanya’da yaşayan Müslüman toplumlar arasında algılanan temsiliyet durumuna baktığımızda AABF’nin bilinilirlilik konusunda sahip olduğu önemi koruyamadığını görüyoruz. AABF’nin temsiliyet gücü en yüksek olan kurum olmasına karşın Alevilerin en düşük örgütlenme düzeyine sahip olmaları Alevilerin Almanya’daki diğer Müslüman gruplara göre örgütlenmeye daha geç başlamış olması ve Alevilerin geldiği anavatandaki çatışma ortamına işaret edilerek açıklanıyor (s. 161).

 

Bu veriler ışığında baktığımızda AABF’nin Almanya’da yaşayan Aleviler arasında sahip olduğu yüksek bilinilirlik ve temsiliyet gücünün örgütlenmeye tahvil edilemediği görülmektedir. İsmail Kaplan küçük yerleşim birimlerinde Alevi Kültür Merkezleri’ne üyelik oranının %80’i bulduğuna fakat Berlin ve Hamburg gibi Alevi nüfusunun yoğun olarak yaşadığı büyük kentlerde bu oranın %10’u geçemediğini belirtmektedir (2009: 135). Benim de kişisel gözlemlerim bu doğrultuda. Söz gelimi, Berlin’de yaşayan bir Alevi yerel AKM’nin sağladığı servislerden faydalanıyor, düzenlenen etkinliklerin bir çoğuna katılıyor olmasına rağmen kuruma üye olma gereği duymayabiliyor.

 

Dinsellikle İlgili Tutumlar.

 

“Dinsellik” (en. Religiousness, de. Religiöses Verhalten) gibi bir kavramın katılımcılar tarafından nasıl algılandığı ayrı bir tartışma konusu olmakla beraber görülmektedir ki Aleviler kendilerini Sünnilerden çok daha belirgin bir şekilde daha az “dinsel” olarak tanımlamaktadır.

 

  Hiç bir dinsellik atfetmeyen Özellikle dinsellik atfetmeyen Büsbütün dinsellik atfeden Aşırı derecede dinsellik atfeden
Sünni 2.1 7.5 48.3 42.1
Alevi 10.8 11.1 53.7 24.1

 

Dualar, bayramlar ve oruç gibi özel dini uygulamaların (en. Private religious practice, d. Private religiöse Praxis) ölçüldüğü kısımda bahsi geçen uygulamalara ilişkin Aleviler açısında özel bir hassasiyet gösterilirken, Martin Sökefeld ve Partrick Bartsch gibi biliminsanlarının çalışmaları ışığında Alevi dinselliğinin İslamın beş şartı çerçevesinde değerlendirilemeyeceği açık bir şekilde ifade ediliyor (s. 138).

 

Bu fark özellike “prayer” (namaz ya da dua olarak anlaşılabilir) uygulamasında açığa çıkıyor. Sünnilerin %11.4’ü bu uygulamayı Hiç gerçekleştirmediklerini, %41.5’i ise Hergün gerçekleştirdiğini söylerken bu oran Aleviler de %42.3 Hiç ve %14.2 Hergün olarak tam tersi bir biçimde ortaya çıkıyor. Diğer yandan, Sünnilerin %15.5’ine karşı Alevilerin %17.1’i yılda bir kaç kez bu uygulamayı gerçekleştirdiklerini belirtiyor (s. 140).

 

Dini bayramların kutlanmasına baktığımız da ise Sünnilerin %14.1 Hayır ve %78.7 Evet’ine karşı bu uygulamalar Alevilerde %31.3 Hayır ve %51.7 Evet olarak ifade buluyor (s. 144). İslami beslenme kurallarına karşı tutum ise yıllardır güncelliğini koruyan bir meseledir. Martin Sökefeld ve Ruth Mandel gibi araştırmacılar Aleviler arasında bu konuda Sünnilere göre daha rahat bir tutum olduğunu ifade ediyorlardı. Rapor’a baktığımızda bu iddianın doğrulandığını görüyoruz. Sünniler %91.2, Diğer Müslümanlar %80.0, Şiiler %60.2 gibi yüksek oranlarda bu kurallara uyduklarını belirtirken Aleviler’de ise bu oran %49.4 olarak beliriyor (s. 147).

 

Oruç konusunda Sünniler %20.1 Hayır, %9.5’i Kısmen ve %70.3 Evet olarak görüş belirtirken, Aleviler’de bu oranlar %24.3 Hayır, %54.5 Kısmen ve %21.2 Evet olarak karşımıza çıkıyor. Rapor, bu konuda Alevilerin oruç uygulamasını “İmam Hüseyin’in Kerbala’daki şehitliğini” anmak üzere diğer Müslümanlardan farklı bir zamanda ve farklı bir biçimde gerçekleştirdiğini belirtiyor (s. 149). Fakat, bilindiği üzere Ramazan ayında oruç tutar görünmek takiye stratejsinin hem Türkiye hem de Avrupa’daki en yaygın biçimlerinden biridir. Dolayısıyla, araştırmanın bu kısmındaki verilerin ne derece sağlıklı toplanabildiği en azından benim için bir soru işaretidir.

 

Din Derslerine İlişkin Tutum.

 

Rapor’da kapsamında Görüşülen Müslümanların %76’ı Almanyanın farklı eyaletlerinde 2000’li yılların başından bu yana uygulanmaya başlanan din derslerini desteklediklerini belirtirken mezhepler bazında baktığımızda ise bu destek Sünnilerde %84, Şiilerde %71’i ve Alevilerde ise %54 oranında belirmektedir. (s. 179).

 

Federasyon açısından oldukça önemli bir çalışma alanı ve örgütsel bir başarı olarak sunulan inanç derslerine Alevilerin diğer Müslüman gruplardan çok daha düşük bir oranda destek vermesini önemli bir ayrıntı olarak ele almak gerekiyor. Berlin’de alan araştırmamı yürüttüğüm dönemde velilerin derslere sahip çıkması ve derslerin örgütlenmesi konusundaki ciddi güçlükleri ilk elden gözleme şansım oldu. Berlin bu uygulamanın başladığı ilk kent olmasına karşın sıkıntıların devam ediyor olması elbetteki yanlızca Berlin’deki yerel örgütlenmenin bir sorunu olarak düşünülemez. Kaldi ki, Berlin yerel yönetimi son iki yıldır Berlin’de yaşayan Alevi toplumu dersler konusunda bilgilendirmek üzere hem veliler hem de Alevi yöre dernekleri üzerinden ciddi bir çalışma yürütmektedir. Dolayısıyla sıkıntı, tıpkı Alevilerin örgütlenmeye daha az katılımında olduğu gibi başka bir düzlemde karşımıza çıkar. Söz gelimi, görüştüğüm bir veli derslere ilişkin tutumunu şu sözlerle ifade etmişti: “orada hangi Aleviliği öğretecekler ben bilmiyorum, bilmeden de çocuğumu o derslere göndermem.” Dolayısıyla, bu sorunu Aleviliğin müstakil bir inanç-kültür olarak tanınmasıyla ilgili yaşanan tartışmaların bir uzantısı olarak görmek gerekiyor.

 

Genel Olarak “Uyum” Meselesi.

 

Rapor mezhepler arasında doğrudan uyuma ilişkin bir ayrıma gitmezken mezhepler bazında değerlendirilmeye alınan kimi veriler konuya vakıf kimseler için bu konuda bazı beklentiler olduğuna işaret ediyor.

 

Söz gelimi, öğrencilerin okul gezilerine ve yüzme derslerine katılımıyla ilgili olarak mezhepsel bir ayrım gözetilmemiş ve karşılaştırma “Müslüman” ve “Diğer İnançlar” olarak yapılmış. Konunun hassas olduğu göz önüne alınırsa Rapor’un bu tutumunu olumlu karşılamak gerekiyor. Fakat, hatırlatmak gerekir ki, özellikle kız çocukların okul gezilerine ve yüzme derslerine katılımına ilişkin tutum konusunda Alevilerin diğer Müslümanlara göre daha az tutucu davrandığı gerek Aleviler gerekse de Sünniler tarafından sıkça dile getirilen iddialardan biridir. Rapor kapsamında bu konuya ilişkin bilimsel bir veriye, en azından bize yansıyan biçimiyle, ulaşılmamıştır (s. 180).

 

Kadın ve Başörtüsü.

 

Diğer yandan, Rapor’da ele alınan uyum meselesine ilişkin başlıklar cinsiyetler özelinde başörtüsüne ilişkin ayrımla birlikte kaçınılmaz olarak mezhepsel bir renk kazanıyor. Zira kadın ve başörtüsüyle ilgili olan kısımda Müslüman topluluklarda başörtüsü kullanmayan kadınlar olabileceği ve Alevi kadınların genel bir tutum olarak başörtüsü kullanmadığı özellikle belirtiliyor (s. 185). Mezhepler bazında baktığımızda ise kadınların Ahmedilerde %50.8, Sünnilerde %34.8, Diğer gruplarda %25.5, Şiilerde %21.4 ve Alevilerde %0.0 oranında başörtüsü kullandığı sonucuna varılmış (s. 188).

 

Başörtüsü ekseninde değerlendirilen başlıklar arasında en önemlilerinden biri eğitim konusu olarak karşımıza çıkıyor. Almanya’ya göçmen olarak gelen Alevi kadınların başörtüsü kullanan Müslüman kadınlarla birlikte en düşük eğitim seviyesine sahip olduğunu öncelikle not etmek gerekiyor. Fakat, diğer yandan Almanya’da doğan ve yetişen kuşaklar özelinde baktığımızda, Alevi kadınların eğitime katılım oranı başörtüsü kullanan Müslüman kadınlardan farklılaşmakta ve başörtüsü kullanmayan Müslüman kadın kategorisine yaklaşmakta olduğunu görüyoruz (s. 194-195). Diğer bir deyişle, Türkiye’de doğan ve büyüyen Alevi kadını için eğitimsizlik anavatandaki koşulların kaçınılmaz bir sonucuyken bu koşulların farklılaştığı Almanya’da hızlı bir değişim gözlenmektedir.

 

16 yaş ve üzeri başörtüsü kullanan ve kullanmayan Alevi ya da diğer inançtan kadınlar özelinde elde edilen bazı önemli sonuçları şu şekilde sıralamak mümkündür.

 

  Başörtüsü Kullanmayan Alevi Başörtüsü Kullanan
Almanca dil bilgisi iyi yada üstü 72.1 68.8 49.2
Almanya’ya gelmeden önceki orta ya da yüksek eğitim 36.3 21.3 24.3
Almanya’da orta ya da yüksek eğitim 59.3 57.5 49.2
Bir ya da birden fazla Alman kurum ya da derneğe üyelik 44.5 58.9 33.5
Kazanç getiren bir işte çalışma 43.1 30.7 44.1
Almanya’ya ilişkin aidiyet hissi 66.1 66.1 63.6
Alman vatandaşlığına sahiplik 39.6 67.9 32.8

 

Görüldüğü üzere Alevi kadınlar göç koşullarında diğer Müslüman kadınlara oranla çok daha başarılı bir gelişme kaydetmiştir. Diğer bir deyişle, Türkiye’de doğan ve büyüyen Alevi kadını için eğitimsizlik anavatandaki koşulların kaçınılmaz bir sonucuyken bu koşulların farklılaştığı Almanya’da hızlı bir değişim gözlenmektedir. Rapor çerçevesinden baktığımızda bugün Almanya’da Alevi kadını eğitim sistemi, emek piyasası ve içinde yaşadığı toplumun sosyal ve kültürel yaşamına katılım ve uyum gibi konularda diğer göçmen kökenli Müslüman kadınlardan oldukça farklı bir kompozisyon çizmektedir.

 

Kendi kişisel deneyimlerim ışığında bu verilerin oldukça önemli olduğunu eklemek isterim. Bugüne değin Avrupa’da katıldığım akademik konferans, çalıştay ve toplantılarda araştırma konumun Alevilik olması nedeniyle tanıştığım birçok ikinci kuşak Alevi kadını gerek Almanya’da göçmen gerekse de göçmenler arasında Alevi olma konumlarına ilişkin oldukça donanımlıydılar.

 

2009 yılının hemen başlarında Almanya’da yaşayan “Türkler”in uyumu konusunda muhafazakar tezleri destekleyen bir rapor yayınlanmıştı. Bu raporun Berlin’de Türkiyeli göçmenlerin yoğun olarak yaşadığı bir belediyede tartışılmasına tanık oldum. Tartışmada hazır bulunan, farklı akademik disiplinlerde yüksek lisans yapmakta olan ikinci kuşak Alevi kadınların raporu ele alış biçimleri kelimenin tek anlamıyla gerek Türk gerekse de Alman siyasetçilerin idrakının çok ötesindeydi.

 

Diğer yandan açıkca belirtmek gerekir ki son yıllarda karşılaştığımız bir kaç olumlu ama münferit örneğe karşın bu eğitimsel başarının Alevi Hareketi’ne yeterince yansıdığını söylemek mümkün değildir.

 

Tüm göçmen kökenli Müslümanlar açısından baktığımızda ise eğitim konusunda şöyle bir tablo ortaya çıkmaktadır.

 

  Müslümanlar Sünniler Aleviler
Okulsuz 14.8 12.8 23.8
Düşük derece eğitim 28.8 27.3 32.5
Orta derece eğitim 22.3 23.1 16.3
Yüksek derece eğitim 34.1 36.7 27.5

 

Göçmen kökenli Müslümanların Almanya’da kazandığı eğitim seviyesine baktığımız da ise Alevilerin orta dereceli eğitim konusunda (sanıyorum meslek okullarını da bu kategori içinde düşünmek yanlış olmayacaktır) önemli bir aşama kaydetmişken yüksek eğitime katılım konusunda hala zorluklar yaşadığını söylemek mümkün gözükmektedir.

 

  Müslümanlar Sünniler Aleviler
Okulsuz 13.5 11.7 38.9
Düşük derece eğitim 27.4 23.0 16.7
Orta derece eğitim 30.6 32.4 33.3
Yüksek derece eğitim 28.5 32.9 11.1

 

Alevilerin en düşük İranlıların ise en yüksek eğitim seviyesine sahip olduğu eğitim konusunda Rapor’un işaret ettiği genel sonuç olarak karşımıza çıkmaktadır (s. 203).

 

Görüldüğü üzere ikinci kuşak Alevi kadınların eğitim alanındaki başarısına rağmen Aleviler Müslümanlar arasında en düşük eğitim düzeyine sahip mezhep olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu konuda belirtilmesi gereken önemli bir nokta cinsiyetler arasındaki farklılıktır. Hemen her toplumda kızlar erkeklere oranla daha başarılı iken Alevilerde bu konuda bir uçurum olduğundan söz etmek gerekiyor. Alevi kadını kültürün kendisine açmış olduğu hoşgörü alanını kullanarak eğitim yoluyla kariyere yönelirken Alevi erkeği ailenin sahip olduğu ekonomik birikimin konforu içerisinde sadece en temel eğitim seviyesi tamamlayarak işgücü piyasasına dahil oluyor. Kuşkusuz bu durumu tüm Türkiyeli göçmenlere genellemek mümkündür. Fakat, eğitim konusunda özel bir hassasiyet gösteren Alevi Hareketi’nin cinsiyetler arasındaki bu eğitimsel farka karşı duyarlı olması gerekmektedir.

 

Farklı İnançlardan Eşlerle Evlik.

 

Katılımcıların kendi ya da çocuklarının eşlerinin dini sorulduğunda ortaya şöyle bir tablo çıkmaktadır. Kendini Müslüman kategorisinde ifade edenlerin %81’i Müslüman kategorisinden eşleri olduğunu ifade etmiştir. Hristiyanlarda ise bu oran %73’e gerilemektedir. Araştırmaya katılan Alevilerin %56’sı eşlerinin Alevi olduğunu belirtirken %25’i ise eşlerinin inancını tanımlarken Müslüman kategorisini tercih etmiştir. Müslümanların %13.8’i Alevilerin ise %16’sı ise eşlerinin hiç bir dini aidiyeti olmadığını belirtmiştir.

 

Evilikle ilgili olarak belirtilebilir bir diğer önemli nokta ise Müslüman kategorisindeki kadınların %86.7 gibi yüksek bir oranla kendileri ya da çocukları için Müslüman eşler tercih etmişken, bu oran Müslüman erkek kategorisinde %77’e gerilemektedir. Alevilerde ise bu durum tam tersi bir eğilim gösterir. Alevi erkeklerin %57.7’si tercihlerini Alevi eşten yana yaparken bu oran Alevi kadınlarında %54.6’ya geriler. Fakat, evlilikle ilgili verilerde Müslüman kategorisinde Alevilerle evliliğe yer verilmemişken Alevilerdeki Müslüman ve Alevi olarak iki kategorinin olması bu verilerin yorumlanmasını zorlaştırmaktadır.

 

Alevilerle ilgili önemli bir diğer ayrıntı ise katılımcıların Sünniler %58.8’i gibi bir oranla “Alman”larla ortak yaşam alanı paylaştıklarını ifade etmişkin bu oranın Aleviler’de %69.3’a yükselmektedir (s. 284).

 

Türkiyeli Müslümanlar.

 

Rapor’da Türkiye’den gelen Müslüman göçmenler en farklı kompozisyona sahip ulusal grup olarak tanımlanıyor. Bu farklılık Sünni, Alevi, Şii, Ahmedi, Sufi ve Mistik, Ebadi olarak sınıflandırılmış (s. 130). Türkiye’den gelen Müslümanların sayısı 2.5 ila 2.7 milyon arasında tahmin edilirken bu nüfusun %76’sının Sünni %17’sinin ise Alevi olduğu saptanmış. Böylece, Aleviler Almanya’da yaşayan en büyük ikinci göçmen inanç grubunu oluşturuyor (en. faith group, de. die Glaubensgruppe) (s. 294).

 

Almanya’da yaşayan Müslüman göçmenlerin coğrafi dağılımına baktığımızda şöyle bir tabloyla karşılaşıyoruz. “Müslümanlar” ve “Aleviler” olarak iki kategoriyle yapılan incelemede Aleviler Müslümanların coğrafi dağılıma önemli bir koşutluk gösteriyor. Söz gelimi, Kuzey Ren-Westfalya genel olarak Müslüman göçmenlerin en yoğun olarak yaşadığı bölge olarak karşımıza çıkıyor. Müslümanların %34 ve Alevilerin %27’si bu bölgede yerleşik olarak yaşıyor. Diğer yandan, 5 eyalette ise Alevilerin Müslümanlar’dan daha fazla bir nüfus yoğunluğuna sahip olduğunu görüyoruz. Bavaria: Alevi %16 ve Müslüman% 12.5, Berlin: Alevi %12.5 ve Müslüman %6, Hamburg: Alevi: %4 ve Müslüman: %3, Saksonya: Alevi %2.5 ve Müslüman %1, Brandengurg: Alevi %1 ve Müslüman %0. Berlin ve Hamburg’un Alevi Hareketi tarihi açısından sahip olduğu önem bu tablo ışığında bir kez daha açığa çıkıyor. Bu tabloya baktığımızda bir kent ya da eyaletteki nüfus yoğunluğunun örgütlenme açısından önemli bir değer olduğunu söylemek oldukça mümkün gözüküyor (s. 103).

 

Müslüman göçmenlerin Almanya’ya geliş nedenleri mezhepler bazında incelemeye alınmış. Rapor’a göre; göç eden aile bireyi ile beraber gelme, aile birleşimi ve iltica gibi nedenler %50-60 aralığında tüm mezheplerde benzeşirken özellikle Alevi ve Sünnileri birbirinden ayıran iki temel fark açığa çıkıyor. Almanya’ya geliş nedeninde istihdam Aleviler’de %43.9 iken Sünniler’de %28.2, eğitim ise Sünniler’de %16.9 iken Aleviler de %4.6 gibi bir oranda karşılık bulmuş. Bu verinin bizim açımızdan önemi Alevilerin 1960’larda Türkiye’den Avrupa’ya başlayan işgücü göçüne Sünnilerden daha yoğun bir şekilde katılmış oldukları ve Türkiye toplumunun kırsal kökenli ve sosyo-ekonomik olarak mahzurlu kesimini oluşturduklarına ilişkin iddiayı destekler olmasıdır (s. 120).

 

Müslüman Toplumun Bileşeni olarak Aleviler.

 

Raporun 20. ve 21. sayfalarında Alevilerin nasıl değerlendirildiği açık bir biçimde ifade bulur: “Almanya’da yaşayan Müslümanların sayısı tahmini olarak hesaplanırken Aleviler ayrı bir kategori olarak ele alınmıştır.” Bu ayrım ise üç temel neden ekseninde bir zorunluluk olarak ifade edilmiştir. Öncelikle, AİK’nin talebi doğrultusunda Almanya’da yaşayan Müslüman topluluklara ilişkin sağlıklı bilgi derlemek adına her inanç grubunun ayrı ele alınmasının daha doğru olacağı belirtiliyor. Diğer yandan, Alevi toplumunun Almanya’nın dört eyaletinde Alman Anayasası’nın 7. Maddesi 3. Fıkrasına göre dini bir cemaat olarak tanındığına (die Religionsgemeinschaft) işaret ediliyor. Son olarak ise, Aleviliğin açık bir biçimde Sünni ve Şiilikten inanç, itikat ve ibadet olarak farklı olduğunun altı çiziliyor ve bu ayrıma gidilmemesinin araştırmanın sonuçları açısından yanıltıcı olacağı özellikle vurgulanıyor.

 

Elbette ki bu nokta bir çok açıdan doğrudur. 1980’lerde Alevilik Avrupalı araştırmacılar için bir bilinmez iken Türkiye’den gelen göçmen kadınların önemli bir kısmının başörtüsü kullanmıyor olması İslam’ın Türkiye’deki biçime ilişkin yanlış yorumlamalara yol açıyordu. Bu farkı takip eden bir çok araştırmacı Türkiyeli Müslüman göçmenler arasında “Şiilikle” benzerlikler taşıyan farklı bir grup keşfetmiş ve Alevilik böylece 1990’ların başında hem akademik araştırmalar hem de yerel yönetimlerce hazırlanan raporlarda kendi kimliğiyle yer bulmaya başlamıştı.

 

Aleviler Rapor’un 6.9 kısmında Rapor’un 304 ve 205’inci sayfalarında ise Aleviler (der Aleviten) şu şekilde tanımlanıyor:

 

“Türkiye’den göç eden Aleviler Müslümanlar arasında özel bir konuma sahiptir. İnançları orthodox İslam’dan belirgin bir şekilde farklıdır. Aleviliğin İslam ile olan ilişkisi Aleviler arasında tartışmalı olmasına rağmen bu araştırma göstermektedir ki Alevilerin büyük bir çoğunluğu kendini Müslüman olarak kabul etmektedir.”

 

“Almanya’da yaşayan 480,000 ile 552,000 bin arasındaki Alevinin %95’den fazla bir kısmı Türkiye’den gelmiştir.”

 

“Alevilerin %75’i doğrudan göç deneyimi yaşamış ya da ‘yurtdışı’nda doğmuştur. Alevilerin yarıdan fazlası Alman vatandaşlığına sahiptir... Görüşülen Alevilerin %10’u Almanya’ya zulüm ve baskıdan kaçarak geldiklerini belirtmiştir.”

 

“Aleviler göreceli olarak düşük bir eğitim düzeyine sahiptir. Yarıdan fazlası ya düşük eğitimli ya da hiç bir okullu eğitimi görmemiştir... Diğer yandan, cinsiyetler arasındaki farklar diğer Müslüman mezheplerden daha az dile getirilmiştir.”

 

Almanya’da yaşayan ve kendisini Alevi olarak ifade eden katılımcıların geldikleri ulusal ya da bölgesel Müslüman nüfus içindeki dağılımı ise şu şekilde sıralanıyor. Türkiye %18.9, Diğer Afrika: %5,9, Güneydoğu Avrupa: %3.1, İran: %1.5, Kuzey Africa: %1.5, Güney ve Güneydoğu Asya: %0.9 ve Ortadoğu: %0.6 (s. 131).

 

Bu tablo bizim için yeni bir bilgiye işaret etmekte. Bildiğiniz üzere gerek Federasyon Güneydoğu Avrupa kökenli olup “Alevi-Bektaşi” genel kategorisi içinde değerlendirilen toplumlarla 1990’ların başından bu yana ilişki kurmaya çalışmaktadır. Bu çerçevede Balkan Alevi Bektaşi Federasyonu dönem dönem Avrupa çapında ve Türkiye’deki toplantılara katılmıştır. Bu raporla birlikte görüyoruz ki Avrupa’daki hareketin Afrika kökenli “Alevi” toplumlara ilişkin de bir vizyon geliştirmesi gerekiyor.

 

Alevilere ilişkin bir diğer bulgu ise diger Müslümanlardan daha az “tutucu” (en. religious, de. gläubige) olmalarıdır. Araştırmaya katılan Alevilerin %20’si ya hiç ya da özellikle “dini bütün” olmadıkları belirtiyorlar (en. Devout, de. Glaubensrichtungen religiöse Regeln und Vorschriften). Aleviler ayrıca beslenme ve oruç kurallarına uyma konusunda diğer Müslüman gruplardan önemli farklılıklar göstermektedir. Raporda Alevilerin daha az dua ettiği ve dini hizmetlere daha az katıldığı belirtiliyor. (en. Prayer and religious service, de. Gebete und Gottesdienste). Alevi kadınların başörtüsü kullanmadığı ise bu kapsamda tekrar belirtiliyor.

 

Alevilere ayrılan bu kısmın dışında Rapor, eldeki verilerden hareket ile Almanya’da yaşayan Müslüman toplumun farklılıklarının uyuma ilişkin tartışmalarda göz önünde bulundurulması gerektiğini belirterek noktalanıyor.

 

Sonuç yerine: Almanya’da Hazırlanan Raporu Britanya’dan Okumak.

 

Raporda Aleviler, Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu tarafından temsil edilen müstakil bir inanç kimliği olarak kabul edilmiştir. Hatırlatmak gerekir ki bir göç ülkesi olduğunu ancak 2000’li yılların başında kabul eden Almanya’da anavatandan sakınarak getirilen bir inanç-kültürün müstakil bir kimlik olarak onaylatılabilmiş olması önemli bir başarıdır. Diğer yandan, rapordaki veriler ışığında Alevilerin, İran’dan siyasi nedenlerle gelen Şii toplumla birlikte, Almanya’da yaşayan diğer tüm Müslüman topluluklardan çok daha “uyumlu” olduğunu söylemek mümkündür. Bu kuşkusuz Avrupa’daki Alevi Hareketi açısından önemli bir veridir.

 

Rapor’da adı sıkça geçen Martin Sökefeld 1990’ların ortasından bu yana Almanya’daki Aleviler ile ilgili araştırma ve yayınlar yapan bir antropologtur. Görülmektedir ki, Alevilik konusunda üretilen bilimsel bilgiler Alevilerin içinde yaşadıkları Avrupalı toplumlarca tanınmasını saplamakta, böylece hareketin yolunu açmakta ve hızla değişebilen siyasal zemine uyum kabiliyetini arttırmaktadır. Bu nedenle benzeri verilerin diğer Avrupa ülkelerinde ve dolayısıyla Avrupa düzeyinde üretilebilinmesi yönünde çaba harcanması gerekmektedir. İşin Türkiye boyutu ise başlı başına ayrı bir yazı konusu.

 

Bu rapor yanlızca Almanya’daki Alevi Hareketinin başarısına işaret etmekle kalmıyor aynı zamanda Avrupa’nın diğer ülkelerinde bulunan Alevi örgütleri için de önemli bir yol haritası çiziyor. Danimarka ve Avusturya’daki federasyonlar Almanya’daki strateji uyarınca Aleviliğin içinde yaşadıkları ülkelerde müstakil bir “inanç” olarak tanınması yönünde son yıllarda yoğunlaşan bir mücadele içindeler. Danimarka’daki çalışmaların önemli bir ivme kazandığı bu ülkedeki federasyonun, belki de Almanya’dan önce, Protestan ve Katolik mezheplerinin sahip olduğu kilise vergisi benzeri hakları da beraberinde getiren “körperschaft des öffentlichen rechts” tüzel kişiliğine kavuşacağı düşünülmektedir.

 

Bu strateji Avrupa düzeyine taşınırken göz önünde bulundurulması gereken bir diğer önemli değişken ise her ulusal düzlemin kendine özgü bir tanımlama sistemi olduğudur. Söz gelimi Norveç gibi Avrupa’nın hemen tek laik olmayan ülkesindeki Norveç Aleviler Birliği hali hazırda bir inanç kurumu olarak tanınıyorken kamusal sınıflandırmalarda farklılıkları ifade etmenin Almanca konuşan ülkelere göre çok daha kolay olduğu Britanya gibi bir ülkede henüz bu konuda bir adım atılmış değil. Aleviliğin kendine has bir inaç-kültür grubu olarak görünür kılınması ve tanıtılmasına ilişkin Avrupa çapında izlenmeye çalışılan strateji ulusal zeminlerde yerel çalışmaları ve bu çalışmaların koordine edilmesini gerekmektedir.

 

Britanya’daki duruma bir parça daha yakından baktığımız IAKM ve Cemevi açısından rapordan çıkarılacak bazı dersler olduğunu söylemek mümkün. Bildiğiniz üzere bu ülkede yaşayan Türkiyeli göçmenler resmi istatistiklerde “White Other” (Beyaz Diğer) genel kategorisi içinde görünmez kalıyor. Diğer bir deyişle, Türkiye’den gelen göçmenlere ilişkin genel resmi bir istatistik bulunmuyor ve bu toplumun nüfusu yerel belediyelerdeki öğrenci sayıları gibi küçük ölçekli ve farklı konularda yapılan araştırmalardan genellenmeye çalışılıyor. Diğer yandan, Britanya’da yaşanan göçün ağırlıklı iltica stratejisine dayanması ve gelişlerin büyük bölümünün belgesiz olması böylesi bir verinin saptanmasını zorlaştırıyor. Eğer genel bir tahmin yapmak gerekirse, Türkiye Konsolosluğu’nun hane olarak açtığı dosya sayısının 57,000 olduğu bilgisinden hareketle, her bir haneyi ortalama 3 kişiden oluşan bir birim olarak değerlendirirsek Britanya’da büyük çoğunluğu Londra’ya yerleşik yaşayan en az 171,000 Türkiyeli göçmen olduğu sonucuna varabiliriz.

 

Bu nüfusun mutevasına ilişkin fikir yürütmek de oldukça güç bir uğraşı. Yine resmi istatistikleri temel alarak konuşursak, bildiğiniz üzere, Britanya’da White Other kategorisinin bir alt bileşeni olarak görülen Turkish Speaking Communities (Türkçe Konuşan Topluluklar) kavramı Kıbrıslı Türkler ve Türkiyeli Türk ve Kürtlerin tümünü kapsamak üzere kullanılıyor. Bu rakkam ise 2005 yılında yapılan bir araştırmada 230,000 kişi olarak belirtilmiş. Dolayısıyla, Britanya’da yaşayan Türkiyelilerin sayısını bilmediğimiz gibi bu genel nüfusun içinde yaşayan Alevilerin sayısına ilişkin de kesin bir şeyler söylemek mümkün değil. Fakat, çeşitli araştırmalar ve toplum temsilcileri ile yapılan görüşmelerden çıkan izlenim Binboğa Dağları’nı merkeze olarak çizebileceğimiz sınır uçları Kuzey Maraş (Afşin – Elbistan), Güney Sivas (Gürün) Doğu Kayseri (Sarız) olan bir kültür bölgesinden gelen Türkçe/Kürtçe konuşan Alevilerin çoğunlukta olduğu söylenebilir.

 

Britanya’da yaşayan Alevilerin temsilcisi durumundaki İngiltere Alevi Kültür Merkezi ve Cemevi’nde yaşanan yönetim değişikliği sonrasında kurum, gerek Türkiye gerekse de Avrupa’daki Alevi çatı-örgütlenmeleriyle ilişkiye geçmiştir. Bu tanışıklıkkar sonucunda IAKM-C’yi ziyarete gelen temsilcilerin Londra’da yaşayan Alevi nüfusa ilişkin bilgilendirildiklerinde şaşkınlıkları gizleyemediklerine defalarca tanık oldum. Bugüne değin bir bilinmez olan Londra, dünya Alevi kamuoyunda (şimdilik) Berlin’den sonra Alevilerin Avrupa’da en yoğun olarak yaşadığı kent olarak anılmaya başlandı. Bu nüfus yoğunluğuna karşın Alevilerin, Britanya’da Almanya başta olmak üzere diğer bazı Avrupa ülkelerinde olduğu gibi tanınır ya da bilinir olduğu söylemek mümkün değildir.

 

Tıpkı Kürtler gibi Aleviler de “Türkçe Konuşan Topluluklar” genel kavramı içerisinde görünmez kalmakta. Oysa, Avrupa’daki mücadelede gördüğümüz gibi bir göçmen örgütü olarak IAKM-C’nin temsiliyet gücü Britanya’da kaç Alevinin yaşadığı resmi olarak belgelendiğinde artacağı gibi böylesi bir bilgi gerek yerel gerekse de merkezi hükümetlerle girdiği ilişkilerdeki konumu pekiştirecektir. Böyle bir bilginin toplanabilmesi için gerekli olan ise resmi olarak yapılan araştırmalarda “Alevi” kimliğinin ayrı bir kategori olarak sorulmasından ibaderttir. Rapor’un da işaret ettiği eldeki deneyimler ışığında, IAKM-C’nin önümüzdeki yıllardaki çalışmalarına bir zemin hazırlamak yönünde atacağı en büyük adımlardan biri bu kategorinin kazanılmasıdır. Hackney Belediye’sindeki bir toplantıya olan tanıklığım ışığında Londra özelinde bu kategorinin talep edilmesinin Almanya’daki gibi zorlu bir süreç olmayacağı kanısındayım.

 

Britanya’da Kürtlerin temsilcisi durumunda olan kurumlar bunun mücadelesini oldukça uzun bir süreden bu yana yapıyorlar. Bu mücadelenin en önemli başarılarından biri 3 yıl önce Türkiye Cumhuriyeti pasaportu ile Barcklays Bankası’nda hesap açılabilmesinin sağlanması olmuştu. Bu kurumların son iki yıldır yerel siyasete müdahale girişimlerinin bu mücadele sürecinde olgunlaştığını söylemek yanlış olmayacaktır. İçinde bulunduğumuz yıl içerisinde İşçi ve Muhafazakar Partilerle kurulan dostluk grupları ve önümüzdeki seçim sürecine hazırlanan onlarca aday bu müdahalenin sınırlarına işaret etmektedir.

 

Diğer bir deyişle, bir toplumun kendini tanıtmak yolunda harcadığı çaba aynı zamanda o topluluk üyelerinin kendini daha iyi tanımasını da beraberinde getirmektetir. İngiltere koşullarında kolay ve basit gibi gözüken “Alevilik” kimliğinin göçmen nüfusa ilişkin yapılan araştırmalarda ayrı bir kategori olarak belirtilmesi talebi bir yandan IAKM-C’nin temsiliyet gücünü arttıracak diğer yandan ise kurumun yukarıda belirtilen strateji çizgisinde iç disiplinini geliştirmesini sağlayacaktır.

 

Son olarak belirtmek gerekiyor ki, Türkiye Avrupa Birliği’ne yaklaştıkça Avrupa’da edinilen kazanımlar ve deneyimler Türkiye’deki mücadele için de yol gösterici olacaktır. Diğer bir deyişle, önümüzdeki yıllarda derinleşmesi beklenen bu ilişki çerçevesinde Alevi inanç-kültürüne ilişkin talepler konusunda Türkiye ve Avrupa’daki mücadele alanı birleşecek ve ne Almanya’da ne de Britanya’daki çabaları Türkiye’den bağımsız düşünmek mümkün olmayacaktır. Dolayısıyla, bugün Britanya’da resmi araştırmalarda “Alevilik” kimliğinin ayrı bir kategori olarak yer almasıyla birlikte toplanacak verilerin yarın Türkiye’deki hakların kazanımı konusunda bir değere dönüşebileceğini akılda tutulmalıdır.

 

Rapor’un İngilizce ve Almanca kopyalarına ulaşmak için:
Ingilizce / Almanca

   

Yorum Paylaş

   

Beğen

   

Arkadaşına Gönder